Kapitalizmde Yapısal Dönüşüm

0

BÖLÜM V: ÜRETİM BİÇİMLERİNDE VE SINIFLAR YAPISINDA DEĞİŞİM

VIII. 2. İşçi Sınıfının Yapısında Değişim

Kapitalist toplum yapısının tarihsel gelişimi içinde işçi sınıfı, yapısal değişim anlamında üçüncü bir döneme girmiştir. İlki, iki yüz yılı aşkın manüfaktür kapitalizmi dönemidir. Bu dönemde esasında işçi sınıfı henüz oluşma aşamasındadır. Feodal toplum yapısının zanaatçı ve köylü yapısı büyük ölçüde yaşamaktadır. Bağımsız işgücü yeni oluşmaktadır. Bu dönem, uzun yıllar boyunca işçi sınıfının atalarının kentlere manüfaktür atölyelerine ağır bir tempo ile yığılması sürecidir. Doğal olarak yoğun bir işçi sınıfı eylemliliği yoktur. Hatta lonca engelleri yüzünden manüfaktür atölyeleri başlarda kentlerin dışında oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde iş organizasyonu henüz “işbirliği” aşamasındadır. İşbölümü gelişmemiştir. İş makineleri yok denecek kadar azdır, üretim esas olarak iş aletleriyle yapılır.

İkinci dönem, sanayi kapitalizmi dönemidir. 19.yy’ın başından 1970’li yılların ortalarına kadar yaklaşık yüz seksen yıl sürer. Makinelerin insan emeğini niteliksizleştirmeye başladığı dönemdir. İş aletlerinin yerini makineler, işbirliğinin yerini işbölümünün aldığı ve emeğin yeteneğini makinelere kaptırdığı süreçtir. Ve bu zaman aralığı aynı zamanda işçilerin sınıf olarak mücadele tarihinin başladığı bir dönemdir. Bu dönemin en ünlü işçi eylemleri “makine kırıcıları” olarak anılır. (Yılmazer, 2005, s.3) Ancak aslında bu eylemler manüfaktür döneminin kapanıp sanayi kapitalizmi döneminin açılışını haber veren eylemlerdir. Bu anlamda, makine kırıcılarının eylemleri tarihsel olarak manüfaktür dönemini temsil eder.

Bu dönem, kırların boşaldığı, işgücünün büyük kentlere ve ağırlıklı olarak imalat sanayine yığıldığı bir dönemdir. İşçiler bu süreçte, sınıfsal yapı olarak çok belirgin, hatta katı -değişmez görünen- özellikler kazanır. Bu özellikleri birkaç başlık altında toplarsak:

İş bölümünün aşırı detaylanması ve aynı zamanda buna paralel olarak emeğin nitelik kaybıdır. Bu süreçte emeğin homojenleşmesi yaşanmıştır. Birbirinden farklı nitelikteki emeklerin üretim sürecinde yaptıkları iş olarak aralarındaki farkın giderek silikleşmesidir. Niteliksizleşme, sınıfın ortak niteliği haline gelmiştir.

Bunun bir diğer sonucu, üretim organizasyonu olarak kaba işbölümü döneminden taylorizme ve oradan da fordizme geçiştir. Üretim sırasında her hareketin planlandığı, işgünündeki “ölü zamanladın en aza indirildiği bu yıllar, sanayi kapitalizminin bütün hızıyla yaygınlaştığı yıllardır. Sınıfın yaptığı işle, nitelik ve tatmin açısından bütün bağının koptuğu bu dönem, aynı zamanda homojen, dev bir çalışan kitlesinin tarih sahnesine eylemlilikleriyle kendini sürekli olarak ortaya koyduğu yıllardır.

Sanayi kapitalizmi yıllarında uzun mücadeleler sonucu işgünü kısaltılarak bir standarda gelmiştir, aynı zamanda işgünü, çalışma kıdemi ve ücretler arasında bir bağ kurulmuştur. Bu bağ merkezlerde özellikle 1950 sonrası yıllarda adeta otomatik işleyen bir sisteme bağlanmıştır.

Bu tarihsel zaman aralığında sınıfsal yapının bir diğer özelliği, büyük üretim merkezlerinde yoğunlaşması ve buna bağlı olarak oturma ve yaşam alanı olarak kentlerin belli noktalarında yığılmasıdır.

İşçi sınıfının bu yapıyı kazanması elbette belli bir politik ortamda gerçekleşmiştir. Bu ortamın en belirgin özellikleri, burjuva devrimleri ve sonrasında yaşanan restorasyonlar, paylaşım savaşları, kapitalizmin devresel krizleridir. Niteliksizleşmiş-homojenleşmiş büyük bir işçi kitlesinin büyük işyerlerine ve bölgelere yoğunlaşmasının yanında bu olaylar yoğun bir politik bilinç yaratmış, böylece sadece üretim organizasyonunun belirlediği değil, bilinciyle de şekillenmiş bir sınıf yapısı oluşmuştur.

Üçüncü dönem, sanayi kapitalizminden bilgi-hizmet kapitalizmi dönemine geçiş sürecidir. Sınıfın sanayi kapitalizmi yıllarında kazandığı yapısal özellikler büyük ölçüde bir değişime uğramaktadır. Sınıflar yapısındaki değişimi sadece üretim tekniğinde bir farklılaşma ve bunun sonuçları olarak algılamak elbette çok dar bir yaklaşım olur. Zaten dünyaya kabaca bakıldığında, teknik değişimin yanında sosyal olguların, politik dengelerin nasıl fırtınalı bir değişim içinde olduğu hemen görülüyor. İşçi sınıfının yapısındaki değişimi bu bütünlük içinde gözlemlemek en doğru olanıdır.

Bilgi-Hizmet Kapitalizminde İşçi Sınıfının Yapısal Değişimi: Bir geçiş döneminde olduğumuzu unutmadan bazı tespitler yapalım. Henüz bilgi-hizmet kapitalizminin gelişiminin başlarındayız. Bu süreçte ilk göze batan olgu, bilgi-iletişim teknolojilerinin (ICT) gelişmesinin yaratacağı sonuçlarla ilgili oldukça abartılı beklentilerin ortaya çıktığı kısa bir süreç yaşanmasıdır. Olgular yavaş yavaş bu abartmalara belli sınırlamalar getirmektedir. Gelişimin ana özellikleri, 1980’li yıllardaki gürültülü öngörülerin bulantısından sıyrılmaktadır.

  1. Temel yapısal değişim, şüphesiz işgücünün imalat sanayinden bilgi-hizmet sektörüne kaymasıdır. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle, işgücünün tarımdan sanayiye kayması gibi, bugün de imalat sanayinden bilgi-hizmet sektörüne bir kayma yaşanmaktadır. Ancak son on yıldır hizmet sektörünün belli alanlarında da otomasyon yaşandığı için bu işgücü kaymasını hizmet sektörünün telafi kapasitesi giderek zayıflamaktadır, öte yandan, bilgi sektörü başlarda abartıldığı gibi bir istihdam yaratmamıştır. Gelişmiş ülkelerde 1999’da, ICT sektöründe çalışanların toplam istihdam içinde yüzde olarak yeri şöyledir: Fransa, %4,0, Almanya, %3,5, İtalya, %3,1, İsveç, %5,4, İngiltere, %5,0, İsviçre, %4,5, ABD, %6,1’dir. (ILO, 2001, s.118) Gelişmiş ülkelerde, ICT sektöründe çalışanların toplam istihdam içindeki yeri ortalama yüzde 5 civarındadır.
  2. Diğer yapısal değişim, işgücünün sanayi kapitalizmi döneminde kentlerin belli bölgelerine yığılması ve büyük fabrikalarda yoğunlaşması, hızla değişmektedir. Hem oturma ve yaşam alanları eski homojenliğini yitirmektedir, daha da önemlisi büyük işyerleri, üretimin yeni tekniklerinden dolayı giderek yerini daha küçük işyerlerine veya hemen hemen işçisi olmayan işletmelere bırakmaktadır. Hizmet sektörü çok çeşitli ve dağınık bir yapıya sahiptir. En yoğun işgücü birikimi sağlık, eğitim ve kültür-eğlence sektöründedir. Bu yoğunluk kaybı, sınıf yapısında önemli bir değişime yol açmaktadır, işçi sınıfının topyekün davranma özelliği giderek zayıflamaktadır. Bu sınıfsal yeteneğin yeniden kazanılması farklı yollardan yürünerek mümkündür.
  3. İşgücünün hizmet sektörüne kayması, aynı zamanda sanayi kapitalizmi yıllarında büyük oranda yaşanmış olan emeğin homojenleşmesi sürecini değiştirmektedir. Bilgi ve hizmet sektörünün karakteri emeğin tek-tipleşmesine uygun özellikler taşımıyor. Bazı alanlarında çok tek düze çalışma olsa da, bilgi sektöründeki değişkenlik ve hizmet sektörünün önemli bir bölümünde çalışmanın sürekli bireysel temas gerektirmesi, bant sistemi ölçüsünde bir emek homojenleşmesini imkansız hale getirmektedir.
  4. Bir diğer önemli değişim emeğin niteliksizleşme sürecinde bir farklılık yaşanmakta oluşudur. Emeğin nitelik kaybına büyük hız veren üretim biçimi fordizmdi, ancak bu gidiş bir doyum noktasına gelip dayandığı için yeni üretim biçimine, takım çalışmasına geçilmiştir. Bu geçişin sancılı ve git-gelli olduğu yaşananlardan çıkan önemli bir sonuçtur. Ancak bir üretim biçimi olarak yeniden fordizme dönüş mümkün değildir, işçi sınıfının yaygın ve pasif direnişi, emeğin niteliksizleştirilmesinin sınırını ortaya koymuştur. Günümüzde, henüz sancılı yürüse de, takım çalışması özü itibariyle emeğin yeniden nitelik kazanma sürecini ifade etmektedir. Elbette eski mesleki-zanaatçı özellikleri geriye kazanmak anlamında değil, üretimle ilgili teknik ve organizasyon bilgisinin artması anlamında bir nitelik kazanmaktır söz konusu olan, öte yandan, bilgi sektörünün tümünde ve özelliği gereği hizmet sektörünün önemli bir bölümünde emek nitelikli olmak zorunadır. Tümüyle ele aldığımızda, gelişen teknik ve eğitim seviyesi nedeniyle “basit ortalama emeğin” niteliği de yükselmektedir.
  5. İşgününün 19. ve 20. yy.da şekillenen yapısı değişmektedir. Sabit işgünü ve haftası, esnek üretimle ortadan kalkıyor. Ücretlerle verimlilik arasındaki bağlantı kopuyor, işverenlerle toplu sözleşmeler aracılığıyla ilişki kuran işçilerin bu ilişkisi değişiyor, bireysel anlaşmalar artıyor. Bütün bu gelişmelerin en tipik sonucu, çekirdek ve taşeron işçi şekillenmesinin ortaya çıkmasıdır. Belli bir iş güvenliği olan çekirdek işçi kadrosu dışında, geçici iş bulma bürolarının aracılığıyla hiçbir düzene bağlı olmayan bir işçi sirkülasyonu günümüz çalışma yaşamının en belirgin özelliği haline gelmiştir.
  6. Bunların yanında, neo-liberal ekonomi politikalarla birlikte yürüyen “informatik çağı”nda yaşanan bir diğer gerçeklik, işsizliğin yapısındaki değişimdir. Yeni tekniğin ve esnek üretimin açığa çıkarttığı işgücünün başka sektörler tarafından telafi edilme şansının zayıflığı işsizliğin yapısında bir katılaşma ve buna özgü davranış ve hatta örgütlenme tavırları ortaya çıkarmıştır. Tüm dünya kapitalizmi boyutunda düşünüldüğünde, işsizlik, artık çok farklı bir fenomen haline almaya başlamıştır.

İşçi sınıfının yapısındaki bu temel değişimlerin içinde bulunduğu genel toplumsal ortamdaki farklılaşmaları da vurgulayarak yapısal değişimin genel tablosunu tamamlayalım. Tüm dünya ölçüsünde bu yapısal değişimler derinleşen bir “toplumsal parçalanma” eşliğinde yaşanmaktadır. “Bizler yirmi birinci yüzyıla girerken çok farklı iki Amerika doğuyor. Yeni yüksek teknolojik devrim herhalde zengin ve yoksul arasında artan gerilimi şiddetlendiriyor ve ulusu uzlaşmaz ve artan ölçüde savaşan iki kapma ayırıyor. Toplumsal parçalanmanın işaretleri her yerdedir.” (Rifkin, 2000, s.177) Kapitalizmin savaş sonrası kısa “altın çağında “sınıfsal parçalanma” refah devletleri ile bir uzlaşma noktasına çekilmişti, günümüzde süreç yeniden ve bu kez eskisinden çok daha derin noktalara doğru “parçalanma” yoluna girmiştir. Dolayısıyla işçi sınıfındaki yapısal değişim, aynı zamanda bu “toplumsal parçalanmadın derin izlerini taşıyarak yaşanmaktadır. Sınıf içinde de, birbiriyle uzlaşmaz noktalara kadar derinleşen “parçalanmalar” yaşanmaktadır.

Bilgi-Hizmet Kapitalizminde İş’in Başlıca Kategorileri: İş’in nitelik ve fonksiyonuna göre yapılan en iyi tasnif üç kategori belirliyor: “Rutin üretim hizmeti, kişiden kişiye hizmet ve simgesel-analitik hizmet.” (Reich, 1992, s. 174)

Rutin üretim hizmeti, “yüksek hacimli firmalarda, Amerikan kapitalizminin piyade askerleri tarafından yapılan sürekli tekrar gerektiren hizmetlerdir. …Sık sık geleneksel mavi yakalı işler olarak düşünülmesine rağmen, bunlara alt ve orta seviyeli yöneticiler tarafından yapılan rutin denetim işleri de -ustabaşı, bant yöneticisi, büro denetçisi ve bölüm şefleri-… dahildir. Rutin üretim hizmetleri modern bir ekonomide, eski ağır sanayiler dışında pek çok yerde bulunur. …Enformasyon ekonomisinin piyade askerleri, dünya ölçüsünde bilgi bankalarına bağlı bilgisayar terminallerinin ‘arka büroları’nda konumlanmış bilgi işleyicisi kalabalığıdır. Onlar sürekli bilgisayara -kredi kartı kayıtları, ödemeler, tüketici hesapları, hasta kayıtları vb.- bilgi girer ve tekrar çıkarlar. ‘Bilgi devrimi’ bazılarımızı daha üretken yapmış olabilir, fakat o aynı zamanda, montaj bandı işçilerinin, daha önce tekstil işçilerinin diğer hammadde yığınını işledikleri aynı monoton yolla işlenmesi gereken dev bir kaba bilgi yığını üretmiştir.” (Reich, s.175) Bu iş karakteri, sanayi kapitalizminin yarattığı, en yüksek seviyesini montaj bandında bulan rutin, tekdüze iştir. İmalat sanayinden göçen işgücü nedeniyle bu alanda azalmaya başlasa da, “enformasyon ekonomisi”nde bilgisayar terminallerinin “arka bürolarında kendini yeniden üretmiştir. “Kafa emeği” olmasına rağmen hiçbir yaratıcılığı olmayan, bıktırıcı bir şekilde tekrara dayanan bu iş yığınını, bu kez hizmet kapitalizmi yaratmaktadır. Kaba bilgi yığınının tekdüze işlenmesi ile hammaddenin imalatta bant sistemiyle işlenmesi arasında iş’in bıktırıcılık yaratması açısından hiçbir fark yoktur.

Kişiden-kişiye hizmet: “Kişiden-kişiye hizmet ile rutin üretim arasındaki büyük fark öyledir ki, bu hizmetler kişiden-kişiye sağlanmalıdır ve dünya ölçüsünde satılamaz. … Kişiden-kişiye hizmetler işten son yararlananla doğrudan temas halindedir; onların yakın temasta oldukları nesneler, metal, kumaş veya bilgi yığınından çok özel tüketicilerdir. Kişiden-kişiye hizmet edenler tek başlarına veya küçük takımlar halinde çalışırlar. Bu kategoriye, perakende satış elemanları, garsonlar, otel çalışanları, kapıcı, hastane çalışanları, ev hemşireleri, çocuk bakıcıları, temizlik işçileri, özel güvenlik … girerler.” (Reich, s.176) 1990’larda Amerika’da kişiden-kişiye hizmet sektöründe çalışanların toplam içindeki payı yüzde 30 civarındaydı. Örneğin, tek ev hemşireliği alanındaki Beverly Enterprises, bütün Chrysler Firması kadar (yaklaşık 115 bin) eleman çalıştırmaktadır.

Bu sektör, toplumsal gelişim seviyesiyle bağlantılı olduğu için sürekli büyümeye aday bir iş alanıdır. Gelişmiş ülkelerdeki nüfus yaşlanması bu hizmetlere talebi özel olarak arttırıyor. Bu alanda son on beş yılın en tipik gelişmesi ise geçici iş bulma firmaları ve özel güvenlik şirketlerindeki artıştır. Bu sektördeki işçilerin büyük bir bölümünün tek başına veya küçük gruplar halinde çalışmaları, sanayi kapitalizminin klasik işçi sınıf görüntüsünü büyük ölçüde değiştirmiştir. Öte yandan, bu sektör otomasyonun en yavaş ilerlediği bir iş alanıdır. Bazı iş karakterleri için ise otomasyon mümkün değildir.

Simgesel-analitik hizmet: “Üçüncü iş kategorisine bütün sorun-çözme, sorun-tespiti ve stratejik-yatırım çalışmaları girer. …Rutin üretim hizmetleri gibi (fakat kişiden-kişiye hizmetlerdeki gibi değil), simgesel-analitik hizmetler dünya ölçüsünde ticareti yapılabilir. …Bu kategoriye, kendilerini bilimsel araştırmacı, dizayn mühendisi, software mühendisi, sosyal mühendis, biyo-teknoloji mühendisleri, ses mühendisleri, halkla ilişki yürütenler, yatırım bankerleri, avukatlar, emlakçılar olarak adlandıran, sorun tespit-çözme ve yatırım alanındaki pek çok insan dahildir. (Reich, s.177) “Bunların iş yaşamı rutin üretim hizmetinden farklıdır. Bunların gelirleri günden günde değişebilir, fakat ne kadar zaman çalıştıklarına veya hangi miktarda ürettiklerine doğrudan bağlı değildir. Gelirleri, daha çok, kaliteye, orijinalliğe, yaratıcılığa ve bazen sorunları tanımlama, çözme veya ortadan kaldırma hızına bağlıdır.” (ay, s.178) Bu iş kategorileri yüksek nitelik gerektirmektedir. Fakat yukarıdaki genellemeyi iki ana bölüme ayırmak da mümkündür. Genel olarak üretime yönelik her tür mühendislik ile daha çok hukuk, yatırım, danışma ve buna bağlı sorunlarla ilgili hizmet yapı olarak birbirinden oldukça farklıdır. Mühendislik tarzı iş kategorilerinde, özellikle yaratıcı düşünce üretimi büyük önem taşırken, “yatırım bankeri, avukatlar vb.” iş kategorileri için yaratıcı düşünceden çok güç ilişkileri büyük önem taşır.

Eğer Tablo ll-25’deki[1] verileri esas alırsak bu iş kategorilerinin istihdam olarak dağılımı şöyledir: Rutin üretim hizmeti (büro-yönetim destek, ticaret, imalat, ulaşım, tarım sütunları toplamı) yüzde 52,7; kişiden kişiye hizmet (eğitim, sağlık vb.) yüzde 33,5; simgesel-analitik hizmet, bilim ve mühendislik yüzde 5; yatırım, finans vb. yüzde 8,8’dir. Buradan, ‘İnformatik Çağı’nda yaratıcı işgücünün, çağın adına hiç de uygun olmayan bir biçimde çok kesin bir azınlık olduğu ortaya çıkmaktadır. İşgücünün yüzde 86’sı üretimde veya kişiden kişiye hizmette rutin işler yapmaktadır. Günümüz üretim sisteminde stratejik bir yere sahip çeşitli bilim ve mühendislik alanlarında, işgücünün sadece yüzde 51 çalışmaktadır. Yönetim- yatırım-finans alanındaki yüzde 8,8 esas olarak güç ilişkilerine dayanan sözde yaratıcılıklarıyla spekülasyon kurmaylığı yapmaktadırlar. Bilgi-hizmet kapitalizminde bu alanın oldukça büyüdüğü, çıplak olarak imalat sektöründeki işgücü ile karşılaştırılınca daha iyi ortaya çıkar, imalat sektöründe çalışanların toplam içindeki yüzdesi sadece 7,9 olduğu göz önüne alınırsa, spekülasyon kurmaylarının nasıl önemli bir yere sahip olduğu anlaşılır.

Bilgi-hizmet kapitalizminde üretimdeki genel yeri açısından işgücü, birbirinden çok farklı özellikler taşıyan başlıca iki kutupta yoğunlaşmaktadır. Birincisi ve stratejik önemde olanı “bilgi işçiliği”dir. İkincisi, yaygınlık olarak her gün kabaran, kişiden-kişiye hizmet işçiliğidir.

Bilgi işçiliğinin önemi kendisini, üretimdeki canlı emeğin, meta üretim sürecinden meta yaratımına kaymasıyla gösteriyor. Bir başka deyişle canlı emek, üretim sürecinde, ürün yaratım-tasarım-test bölümünde yoğunlaşırken, seri üretim aşamasında otomasyon büyük bir ağırlık kazanmış, canlı emeğin üretimin bu aşamasıyla ilişkisi denetim, bakım, arıza giderme noktasına indirgenmiştir.

“1920’de, arabanın maliyetinin yüzde 85’inden fazlası rutin emeğe ve yatırımcıya gidiyordu. 1990’da, bu iki grup yüzde 60’ın altına geri çekilirken, geriye kalan dizayner, mühendis, stilist, plancı, stratejisi, mali uzman, yönetici, avukat, danışman, pazarlamacılara gidiyor.” Yarı-iletken alanında oranlar daha çarpıcıdır. “Bugün, yarı-iletken çip fiyatının yüzde 3’ünden daha azı hammadde ve enerji sahiplerine, yüzde 5’i tesis ve ekipmana ve yüzde 6 rutin emeğe gitmektedir. Yüzde 85’ten daha fazlası özel dizayner ve mühendislik hizmetlerine ve patent-kopyalama hakları içindir.” (Reich, 1992, s. 104)

Daha genel bir belirleme yapılırsa, “yıllardır yapılan araştırmalar, ürün maliyetinin yüzde 75’inden fazlasını düşünce aşamasının belirlediğini tespit etmiştir.” (Rifkin, 2000, s.97)

Bu nedenle günümüzde rekabet başlıca iki alana kaymıştır. Birisi, doğrudan üretim sürecidir. Diğeri ve bugün önem kazananı, “yeni ürün tasarımı geliştirme zamanı’dır. (Best, 1990, s.14) Üretimde “maddi olmayan emeğin” önemi giderek artmaktadır. Bu işgücünün toplam istihdam içindeki nicelik olarak yeri önemli bir yüzde tutmasa da, üretimin yetkinleşmesindeki yeri stratejik bir öneme sahiptir. Bu gerçekten hareketle maddi olmayan emeğin rolü ve yeri ile ilgili oldukça ilginç yorumlar gelişmektedir.

“Maddi olmayan emek dolaysız bir biçimde toplumsal etkileşim ve ortak faaliyet gerektirir. (…) Ortaklık bizatihi emek faaliyetine tam anlamıyla içkindir. Bu gerçek, emek gücünün ‘değişen sermaye’ olarak, yani sadece sermaye tarafından harekete geçirilen ve bir araya getirilen bir kuvvet olduğunu savunan (klasik ve Marxçı politik ekonomistlerin ortak görüşü) eski nosyonun sorgulanmasını gerektirir; çünkü emek gücünün (özellikle maddi olmayan emek gücünün) ortak güçleri emeğe kendi değerini kendi biçme imkanı verir. Beyinler ve bedenler değer üretmek için hala başkalarına ihtiyaç duyar, ama ihtiyaç duyulan ötekileri sağlayan artık zorunlu olarak sermaye ve onun üretimi yönlendirme yetileri değildir.” (Hardt-Negri, 2001, s.306) Maddi olmayan emeğin kendi değerini kendi biçme imkanının tam olarak ne anlama geldiği irdelenmelidir.

Bu konuda ikinci tez, “maddi olmayan emek söz konusuyken, üretim geleneksel anlamıyla ekonominin sınırlarından taşar ve doğrudan kültür, toplum ve siyasete yayılır. Bu durumda üretilen sadece maddi alanlar değil, gerçek toplumsal ilişkiler ve yaşam biçimleridir. Biz bu üretime ‘biyopolitik’ diyerek, ürünlerinin ne kadar genel olduğunu ve nasıl toplum yaşamının tümüne yayıldığını vurguluyoruz.” (Hardt-Negri, 2004, s.110) Ekonominin sınırlarını a- şan bir üretim! Üretim zaten hep böyle olagelmiştir. Bu nedenle maddi olamayan emek bu konuda nasıl bir özgünlüğe sahiptir?

Son olarak, “bugün emek ve değer arasındaki ilişkiye dair bir teori ortak paydayı temel almak durumundadır. Ortak payda, maddi olmayan üretimin her iki ucunda da, yani hem başlangıç hem de sonuç olarak mevcuttur. Ortak bilgimiz, her tür yeni bilgi üretiminin temelidir…” (ay, s.164)

Maddi olmayan emek faaliyetine “ortaklığın bizatihi içkin olması”, bir yönüyle gerçektir. Her yeni üretim önceki bilgi birikimi üzerinde yükselir ve bilgi üretimi artık kişisel çabaları çok aşan bir ekip çalışmasını gerekli kılar. Ancak buradan “emek gücünün ortak güçleri(nin) emeğe kendi değerini kendi biçme imkanı” vereceği sonucu çıkmaz. Bilgi üretimi sermayeden ne ölçüde bağımsızdır? Bilgi-hizmet kapitalizmi döneminde, önceden belli ölçüde olan bağımsızlığın da giderek kaybolduğu çok açık bir gerçekliktir. Ve bu günümüze özgü kısa ömürlü bir eğilim değil, kapitalizmin yeni a- şamasının en güçlü eğilimidir. Tüm dünyada bilginin mülkiyeti için yoğun mücadele ve tartışmalar yaşanmaktadır. Maddi olmayan emeğin kendi değerini kendi biçmesi, sermayenin egemen olduğu bir toplumda en fazla, kendi ücretinin belirlenmesinde etkin bir güce sahip olması anlamına gelebilir. Tıpkı, manüfaktür çağındaki yetenekli-usta emeğinin kendini sermayeye daha güçlü dayatabilmesi gibi, bugün de en nitelikli emek olan “bilgi işçileri” böyle bir güce belli ölçülerde sahiptirler. Ancak bu kendi emeğinin değerini kendisi belirlemek anlamına gelmez, bildiğimiz ücret pazarlığı anlamına gelir. Bu konuda “bilgi işçileri” ne ölçüde özgür ve güçlüdürler? Bunun cevabı sadece bilginin niteliğinden gelmez, bu bilginin kapitalist pazardaki üretim koşulları esas belirleyici olandır. Bilindiği gibi, “bilgi işçisi”nin üretim maliyetindeki yerini düşürmek için, Üçüncü Dünya Ülkelerinin parlak beyinlerinin bir pazarı vardır; ayrıca bilgi işlemlerinin bazılarının geri ülkelerde üretim maliyetini düşürdüğü için, maddi olmayan üretim alanlarının bazıları bu ülkelere kaymaktadır. Hiç şüphesiz ki, düşük nitelikli bir emeğe oranla “bilgi işçisi”nin pazarlık gücü daha yüksektir. Ancak kendi değerini kendi belirleyecek ölçüde değil. Bu zaten kapitalizm koşullarında mümkün değildir, sermaye maddi olmayan emekten de artı-değer elde etmek zorundadır.

Maddi olmayan emek üretiminin “ekonominin sınırlarını” aşması, doğrudan toplumsal ilişkiler ve yaşam biçimleri yaratması bir gerçektir, ancak bu durum maddi olmayan üretime özgü bir yan değil, bütün toplumsal üretim biçimlerine özgü bir yandır. Manüfaktür veya makinelerle büyük hız kazanan sanayi üretimi, sadece bir madde üretimi değil, aynı zamanda yeni toplumsal ilişkiler ağının yaratılması anlamına geliyordu. Maddi olmayan üretim de, yeni toplumsal ilişkiler yaratıyor. Bunu sırf maddi olmayan üretime özgü bir olguymuş gibi abartmak gerçekliği bozmaktan başka sonuç doğurmaz. Maddi olmayan üretim, sırf kendi dar çerçevesinde ele alınırsa toplumsal ilişkilerde büyük değişimler yaratmıyor. Fakat olaya sanayi kapitalizminden bilgi-hizmet kapitalizmine bir geçiş olarak baktığımızda, iş yaşamında, toplumsal ilişkilerde, kültürde önemli değişimler yaşanmaktadır.

“Ortak payda” veya “ortak bilgimiz” her yeni bilgi üretiminin temelidir. Ancak bu ortak bilginin mülkiyeti “ortak” değil, özeldir. Bu konuda “informatik çağı”nın yarattığı illüzyonlardan kaynaklanan köklü yanılgılar gelişmiştir. Nasıl ki, “bilgi işçileri” sermayeden bağımsız değilse ve dolayısıyla sermayeden bağımsız üretim yapma şansına sahip değillerse, tıpkı onun gibi bilgi temeli tarihsel olarak insanlığın ortak mirası olsa da, ancak her bilgi “ortak” ve her insanın kullanımına açık değildir. Tam tersine, bütün yetkin ve stratejik teknik bilgiler özel mülkiyetin patenti altındadır, bazıları tümüyle askeri sır olarak derin kasalarda saklıdır. “Ortak payda” gibi bir hayal yaratmak, bugünün maddi olmayan üretiminin boyutları açısından hatalı düşler üretir. Sıradan bilgiler dışında, tüm önemli bilgilerden yararlanarak bilgi üretimi yapılabileceği hayalini yaratmak ve bu konuda beyinlerin artık ayrıca sermayeye gereklerinin kalmadığı ima etmek, bugünün düşünce tekellerinin gücünü örtmek olur.

Bugünün kapitalist toplumunda bilgi üretimin öneminin arttığı, bunun bir uzantısı olarak canlı emeğin, ürünlerin yaratım-tasarım-test aşamasında daha fazla kristalize olduğu, seri üretim aşamasında cansız emeğin payının çok arttığı bir gerçektir. Bunun çok doğal sonucu olarak, kapitalist karın kaynağı olan artı-değer sömürüsü de bilgi üretim alanında odaklanmıştır. Bu temel gerçeklikten dolayı, kapitalizm, bilgi üretiminin verimini artırmak, bilgi üretim biçimlerini standardize etmek için çoktan yola koyulmuştur. Bir anlamda, bilgi işçisinin özgünlüğünü, ayrıcalıklı konumunu ve hatta yaratıcı eylemini ele geçirmek için tüm gücünü seferber etmiştir. Manüfaktür kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçerken nitelikli-usta emeğinin başına gelen neden bilgi işçisinin başına gelmesin? Bunun elbette ki sınırları vardır. Ancak “beyin gücünün” sermayeye gerek duymayan ve “ortak bilgi” mirasıyla yetkin ve bağımsız üretim yapabilen bir konum içinde olduğunu sanmak büyük yanılgıdır. Yoksa “bilgi işçisi”nin işgücü pazarındaki konumu elbette niteliksiz emekten çok daha güçlüdür.

“Bilgi işçileri”nin tümünü dikkate aldığımızda kapitalizmin yeni döneminde bu alandaki istihdamın artacağını varsaymak hatalı olmaz. Bu alanda bir rutin işleri yapan “informatik çağının “piyade askerleri” olacaktır, bir de gerçekten yaratıcı faaliyette bulunan bilgi işçileri olacaktır. Amerika’da informatik sektörünün “piyadeleri”nin sayısı 1999’da 22.562.480’den 2004’de 22.622.500’e yükselmiş; bilgi işçilerinin sayısı ise aynı yıllarda 6.035.990’dan 6.462.710’a çıkmıştır. Bilgi işçilerinin artışı daha fazladır. Kapitalizmin krizli gidişleri her şeyi olduğu gibi bu alandaki istihdamı da etkileyecektir. Ancak yeni ekonominin yapısı gereği bu alanın büyüme imkanı fazladır. Bir yanda, nitelik olarak sıradanlaştırılan, diğer yanda, niteliğinden dolayı üretim ve ekonomideki yeri ve etkinliği artan bilgi işçileri, işçi sınıfının, her bakımdan hizmet kapitalizmine özgü bölüğünü meydana getiriyor.

İşgücünün diğer yoğunlaştığı kutup, genel adıyla hizmet işçileridir. Bunların büyük bir bölümü kişiden kişiye hizmet verir, işgücünün imalat sanayinde otomasyonla yerinden edilmesine karşılık bu alanda farklı bir gelişme söz konusudur. Daha önce açıklandığı gibi hizmet sektöründe de bazı alanlarda, bankacılık, posta, haberleşme hizmetlerinde kısmi otomasyon yaşandığı için, işgücü bu sektörde de erozyona uğramaktadır. Ancak iki temel nedenle bu sektörlerde istihdam yoğunluğu daha fazla olacaktır. Birisi, toplumsal gelişimin bir sonucu olarak, hizmet alanları sürekli büyümektedir. Sanayi kapitalizminin başlarında sağlık, eğitim vb. alanlarında hizmet sektörü çok sınırlıdır. Zenginlik artmadan ve buna büyük ölçüde bağlı olarak sosyal-kültürel ihtiyaçlar yükselmeden hizmet sektörü büyüyemezdi. Sanayi kapitalizmin ilk yıllarına dönmeye gerek yok, 1950’lerde kapitalist merkezlerdeki hizmet alanlarının sınırlılığı, bu alanın özellikle 1970’ler sonrası büyümeye başladığı biliniyor. Savaş sonrasının en temel gereklerin karşılandığı ve bu nedenle kitlesel üretimin ağır bastığı süreç, yön değiştiriyor. Merkezlerde bireysel harcamaların maddi gereklerden “maddi olmayan” ihtiyaçlara kaydığı istatistiklerde çoktandır kendini açıkça göstermektedir. Bu anlamda hizmet sektörü bir dönem daha büyümeye devam edecektir. Fakat bu alandaki büyümenin toplumsal zenginlik ve gelişmişlikle yakın bağı olduğu için, uzak olmayan gelecekte bu sektörlerin istihdamında bir durgunlaşma başlayabilir. Neo-liberalizmle kapitalist merkezlerde bile yoksullaşma çok arttığı için, “sosyal haklar” yıllardır budanıyor. Özellikle sağlık ve eğitim harcamaları azaltılıyor. Buna karşılık geçici iş pazarlayan bürolar ve özel güvenlik sektörü son yıllarda büyük bir hızla büyümektedir. Bunlar, genel olarak hizmet sektöründe istihdam kapasitesinin sürekli büyüyemeyeceğinin işaretleridir. Böyle bir dönemin henüz içine girilmedi, hizmet sektörü 1970’li yıllarda kazandığı büyüme temposunu sürdürmeye devam ediyor.

Bu sektördeki istihdam yoğunluğunun daha fazla olmasının esas nedeni ise, ‘iş’in karakterindendir. Bu alanda kişiden kişiye hizmet fazla olduğu için, otomasyonun açık bir sınırı vardır ve canlı emek istihdam edilmesi kaçınılmazdır. Bu alandaki işler de, esasında tekrardan ibarettir. Fakat her seferinde temas edilen kişi değişmekte ve canlı bir temas yaşandığı için, işin yeknesaklığı bant sistemi kadar öldürücü olmamaktadır, öte yandan, kişisel ilişki kurmanın kaçınılmaz gerilimlerine rağmen hizmet üretimi sırasında esnek ve yapıcı davranmak farklı bir tarz emek harcamasını gerektirmektedir.

Sonuç olarak, bilgi-hizmet kapitalizminde sınıfsal yapıdaki temel değişimleri şöyle özetlemek mümkündür:

  • İmalat sektörünün meta üretim bölümünde canlı emek sürekli olarak otomasyonun kurbanı olmaya devam etmektedir. Böylece, bir dönem sınıf mücadelesine ve toplumsal yaşama damgasını vurmuş olan büyük fabrikalar ve toplu-yoğun yaşam alanları bilgi-hizmet kapitalizmiyle ağırlığını kaybetmektedir. Bu dağılma, imalat sanayinde iki üretim kategorisi yaratmaktadır. Otomasyonun ağırlıklı olduğu merkezi-çekirdek üretim alanları ve bunlara kontratlarla bağlı, esnek tedarikçi firmalar ağıyla, imalat sektöründeki işçi yapısı iki ana bölüğe ayrılmaktadır. Merkezde daha nitelikli ve güvenlikli işçi çekirdeği, tedarikçi firmalarda gelgeç, taşeron, hiçbir güvenliği olmayan işgücü ortaya çıkmaktadır.
  • İmalat sanayinden canlı emek otomasyonla tasfiye olurken, bilgi-hizmet kapitalizminin bir özelliği olarak canlı emek bu kez iki farklı alanda yeniden ortaya çıkmakta, yoğunlaşmaktadır. Bu iki alan, bir yanda, genel işgücü içinde en nitelikli kesimi oluşturan “bilgi işçileri”, diğer yanda ise, kişiden kişiye çalışan hizmet işçileridir. Bilgi işçilerinin içinde büyük bir bölüm -büro-yönetim destek- bant sistemini andıran bıktırıcı tekrarlarla çalışırken, diğer bir bölüm yaratıcı düşünce üretimi alanında çalışmaktadır. 2004 yılında Amerika’da tüm imalat sanayi alanında -inşaat, maden, tamir-bakım alanları dahil- işgücünün yüzde 16,9’u çalışırken, bilgi işçileri ve hizmet alanlarında çalışanların toplam içindeki yeri yüzde 55,8’dir. Bu alanlarda canlı emeğin otomasyonun saldırısından kendini koruyabilmesi rastlantı değildir. İşin niteliği bunu zorunlu kılmaktadır.
  • Buradan ek bir sonuç daha çıkmaktadır. Karın kaynağı artı- değerdir. Makineler üretime sadece kendi değerlerini katarlar, bir artı-değer yaratmazlar. Bir an için imalat sanayinde tümüyle bir otomasyonun gerçekleştiğini varsayarsak, artı-değerin tek kaynağı bilgi ve hizmet sektöründeki işçiler olacaktır. Ancak buradan, sadece bu sektörlerin karlı olacağı, diğerlerinin bunun dışında kalacağı sonucu çıkmaz. Kapitalist pazardaki rekabet bir ortalama kar eğilimi yaratır ve sermaye ortalama kara göre yatırıldığı büyüklüğe oranla toplam artı-değerden kendi payını alır. Teknik donanımı üstün sermaye, bunu koruduğu ölçüde her zaman ek kar elde etme şansına sahiptir. Sonuçta, toplam olarak üretilen artı-değer- den, kendisi tekil olarak daha az oranda artı-değer üretmiş olmasına rağmen, yüksek bileşimli sermaye, daha fazla pay alır. Buna karşılık, düşük bileşimli sermayenin yarattığı artı-değerin bir kısmı yüksek bileşimli alana ortalama kar eğilimi doğrultusunda transfer olur. Teknik donanım ve yetkin iş organizasyonu ile verimliliği yükseltip, böylece maliyet fiyatlarını aşağıya çekerek ek kar elde etmek, yani toplam üretilmiş artı-değerden daha fazla pay almak, kapitalist üretimin değişmez güdüsüdür. Fakat bilgi-hizmet kapitalizminde canlı emeğin yoğunlaştığı iki alanda -bilgi üretimi ve kişiye hizmet- canlı emeği makinelerle değiştirerek verimliliği yükseltmenin çok açık sınırları vardır. Bu konuda bir sınırla karşılaşan sermaye, sonunda canlı emeğin ücreti üzerinde sürekli baskı yaratma yolunu seçer. Bu alanlardaki canlı emeği makinelerle değiştirip üretkenliğini artıramadığı ölçüde, kaçınılmaz bir şekilde doğrudan ücret üzerinde (ya da aynı şey demek olan çalışma zamanı üzerinde) baskıyı artırır. Bilgi-hizmet kapitalizminin yaygınlaşıp derinleşmesiyle, bu alanlarda gerilimin artması büyük olasılıktır.
  • En önemli gelişme, üretim sürecinde eskiden genellikle patent girdisi olarak yer alan teknik yenilikler, artık, rekabetin ürün yaratılması alanına -meta yaratımı-tasarımı ve test edilmesi- kaymasıyla, üretim sürecinin anahtar adımı haline gelmiştir. Merkezi-çekirdek firmalar, ürün yaratımında bir üstünlüğe sahip iseler, üretimlerini tedarikçi firmalar ağıyla esnek olarak yürütme şansına sahip olabilirler. Bu gerçeklikten dolayı sadece bilgi üretmek değil, firmanın tutunma gücünü sürekli kılacak çeviklikte üretmek önem kazanıyor. Bu üretimin mutlaka büyük bir tekelin A&G laboratuvarlarında gerçekleşmesi gerekmiyor, bunların dışında bağımsız, ölçek olarak daha küçük firmalarda da gerçekleşebilir. Ancak bunun pazar için üretimi, çok daha farklı bir aşama olduğundan, burada bu buluşların tekeller tarafında satın alınması sık yaşanan olaylardır. Her iki durumda da, üretim sürecinde düşünce üretiminin rolü stratejik bir önem kazanmıştır. İnsanın bu en güçlü ve özgün yeteneğinin sermaye ile bu kadar iç içe girmesinin önemli sosyal sonuçları ortaya çıkacaktır. Sermaye bu yeteneği, değişmez kar güdüsüyle, daha önceki tarihsel süreçlerde yetenekli emeğe ne yaptıysa, düşünce gücüne de benzerini yapacaktır. Onu, karın, rekabetin ve tabii ki, makinelerin kuşatması altında, egemenliği altına alma savaşının, bu kez “tarihin tekerrürü” tarzında yaşanmama olasılığı oldukça fazladır. Bilginin üretimdeki öneminin artmasıyla, sermayenin onu, sıradan bir meta haline getirme savaşı aynı anda derinleşerek sürmektedir. Yeteneği elinden alınan işçi, fordizmde ürettiği ürüne tümüyle yabancılaştı. Ancak bilgi işçileri için yarattığı ürüne yabancılaşmak söz konusu olamaz. Bu noktada, kapitalizmin tarihsel güdüleriyle, bilgi üretiminin özgünlüğü arasında bir direnç alanı vardır. Kaldı ki, buna benzer bir direnç, fordizmle insan yeteneklerinin sıfıra indirgenmesi karşısında da ortaya çıkmıştır. Düşünce üretimi üzerinde sermayenin yapacağı benzer bir kuşatmanın çok daha yetkin dirençler üretmesi neden olanak dışı olsun!
  • Son olarak, bilgi-hizmet kapitalizminde, niteliksiz emeğin alanı gittikçe daralmaktadır. Genel olarak, “ortalama basit emek’’in niteliği ve seviyesi yükselmektedir. Bu otomasyonun en güçlü olduğu imalat sanayinde de böyledir. Hizmet sektörünün büyük bir bölümünde zaten böyledir. Bu gelişmeyle birlikte, sanayi kapitalizminin iki yüz yıla yakın derinleştirdiği emeğin niteliksizleştirilmesi süreci, bilgi-hizmet kapitalizmiyle birlikte ağır, sancılı bir dönüşe girmiştir. İlk “coşkusunu” kaybeden takım çalışması, gelişimin yönüne yani geleceğe işaret ediyor. Fordizm, mantığıyla, tekniğiyle artık tarihtir, istediği ölçüde yeniden dirilmek için uğraşsın, bu dirilmeler artık geleceğe işaret etmiyor. Takım çalışması, büyük temposuna, yarattığı karoshi veya burnout hastalıklarına rağmen, aynı zamanda emeğin yeniden nitelik kazanma sürecidir. Niteliğini yitirirken nasıl büyük altüstlükler, dirençler ortaya çıktıysa, yeniden nitelik kazanmasının sadece bir ödül gibi gerçekleşeceğini ummak büyük bir yanılgı olur. İş organizasyonunda sorumluluk üstlenmek, üstelik bunu yaparken sermayenin çıkarlarını bilinçli olarak gözetmek gibi bir handikapla her an yüz yüze olmak, bu sürecin nasıl büyük sorunlarla yüklü olduğunu, ancak yepyeni özgün yanlar da taşıdığını algılamak için yeterlidir. Bu “bilinç”, hiç şüphesiz, sermayenin çıkarlarını daha detaylarda kavrama, onun üretim organizasyonuna tercüme edilmesini sağlama, kendi çıkarlarıyla çatıştığı zaman, bu üretim bilgisini nasıl kullanacağını öğrenme gibi süreçlerden geçecektir, geçmektedir. Bu bilincin edinilmesi, takım çalışmasının (veya buna benzer çalışmaların) sadece sermayenin çıkarlarıyla tam bir bütünleşme olduğu anlamına gelmez. Bu bilinç ve bilgi, aynı zamanda emeğin nitelik kazanması ve bu niteliği kendi çıkarları için de harekete geçirme potansiyelinin birikmesi anlamına gelir.

Sendikaların üretim tekniği seçimine katılımları artık duyulmadık olaylar olmaktan çıkmıştır. Örneğin GM’de 1980’lerin ortalarında United Auto Workers (UAW) sendikası ile böyle bir anlaşma sağlanmıştır. (Shaiken, 1997, s.24) Günümüzde henüz konu oldukça seyrek yaşanan bir olgudur. Ancak ilk dalgası kırılan takım çalışması derinleştikçe sınıfta bu konudaki bilinç de kaçınılmaz bir şekilde yükselecektir.

Tablo II-25 ABD’de Meslek ve Meslek Gruplarına göre İstihdam 1999-2004
  1999 2004
  İstihdam Yüzde İstihdam Yüzde
Bilgi Sektörü 6.035.990 4.8 6.462.710 5.0
Bilim ve Mühendislik 3.415.910 2.7 3.529.920 2.7
Bilgisayar ve Matematik 2.620.080 2.1 2.932.790 2.3
Hizmet Sektörü 87.535.840 68.7 90.897.620 70.4
Yönetim 8.063.410 6.3 6.085.780 4.7
Büro ve Yönetime Destek 22.562.480 17.7 22.622.500 17.5
İş ve Finans 4.361.980 3.4 5.253.720 4.1
Ticaret 12.938.130 10.2 13.713.710 10.6
Eğitim, sağlık, gıda, eğlence… 39.609.840 31.1 46.751.830 33.5
İmalat Sektörü 23.699.990 18.6 21.744.100 16.9
İmalat 12.620.920 9.9 10.194.200 7.9
İnşaat-Maden 5.938.860 4.7 6.303.180 4.9
Tamir-Bakım 5.140.210 4.0 5.246.720 4.1
Ulaşım 9.538.820 7.5 9.597.380 7.4
Tarım 463.360 0.4 444.870 0.3
(US Department of Labour İstatistiklerinden düzenlenmiştir)

 

Share.

Leave A Reply