Türkiye Tarihi

0

1908’E KADAR OSMANLI TARİHİ

20. yüzyılın başında Batılı emperyalist devletlerinin yarı-sömürgesi haline gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini Avrupa tarihi ile karşılaştırmalı olarak incelemek gerekmektedir. Bu incelemede Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi iyi bir kılavuz olacaktır.

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin iki önemli boyutu vardır. Birincisi, tarihsel materyalizmin üretici güçler teorisine yeni bir açılım getirmesidir. Tarihsel materyalizmin ekonomist yorumları, üretici güçleri “bir toplumun tarihinin herhangi bir aşamasındaki teknik birikimi”ne indirgemektedir. Böylece bir toplumun tarihsel gelişiminin tek dinamiği teknik donanımdaki ilerlemeler olarak görülmektedir. Aslında böyle bir yorumlamayı Marksizm’in kurucularına atfetmek mümkün değildir. Fakat özellikle sosyalizmin zaferi ile sonuçlanan devrimlere sahne olan ülkelerde sanayinin geriliği ve sosyalist kuruluşun gündemine “teknik ilerlemenin” birincil bir hedef olarak girmiş olması teoride de yansımasını yaratmıştır. Kıvılcımlı ise, üretici güçleri tanımlarken teknik üretici gücün yanı sıra üç üretici güçten daha bahseder. Bunlar, gelenek-görenek üretici gücü, kolektif aksiyon üretici gücü ve coğrafya üretici gücüdür. Özellikle antik tarihin incelenmesinde bunların değerlendirmeye katılması çok ciddi yaklaşım farklılıkları yaratabilecektir.

İkinci olarak Kıvılcımlı, bütün toplumların aynı tarihsel konaklardan aynı biçimlerde geçeceğine dair dogmayı reddetmiştir. İlkel-köleci-feodal-kapitalist-sosyalist şeklindeki şema birçok toplumun tarihsel gerçeğine uymamaktadır. Bizim toplumumuz için de bu söylenebilir.

Osmanlı Devleti tipik bir antik imparatorluktur. Bizans derebeyleşmesinin orta-barbar Türkler tarafından aşılanmasıyla oluşmuş bir sentezdir. Bu anlamıyla kendisini yaratan iki faktörün de izlerini taşır. Esas olarak tarım ekonomisine dayalı bir yapısı vardır. Özellikle ticari yolların üzerinde bulunması dolayısıyla da Asyatik toplumlar modelinin dışında tutulması gerekir. (Asyatik toplum, Marx’ın bazı eserlerinde, bütün iç dinamizmini yitirmiş ve kendine yeterli topluluklar için kullandığı bir deyimdir.) Bizans İmparatorluğu da aynı Osmanlı gibi son derece merkezi bir devlet yapısına sahipti. Osmanlı bu tarihsel geleneğin etkisinde şekillendi. Çoğu devlet kurumunu Bizans’tan devralan Osmanlılar, özellikle İstanbul’un fethinden sonra hızla merkezi devlet yapısını kurmaya giriştiler. (Bu açıdan, Kıvılcımlı’nın Osmanlı Devleti’ni iki farklı süreç olarak nitelendirerek Fatih’ten sonrasını II. Osmanlı olarak değerlendirilmesi son derece isabetlidir.)

Üretimin temel yapısı tımar sistemiyle şekilleniyordu. Bu ürün-rant, üreticinin ürününün bir kısmına el konularak sömürülmesini ifade eder. Kapitalizm öncesi sömürü biçimleri, tarihsel olarak, emek-rant, ürün-rant, en son olarak da para-rant biçiminde sıralanabilir. Derebeyleşmiş toprakları fetheden barbarlar konfederasyonu, toprakları her bir boy (Engels’in kavramlaştırmasıyla klan) arasında pay eder. Özel mülkiyetin -özellikle toprak üzerinde- şekillenmediği bir toplum olan orta barbarlık, mülkiyeti doğrudan kişilerin üzerine devredemedi. “Bütün topraklar Beyt-ül Mal’ındır, Allah’ındır” denilerek, toprakların kullanım hakkı (zilliyeti) toprağı işleyenlere bırakıldı. İşte tarihsel devrim tam da bu noktada gerçekleşir. Barbarların fetihleri, derebeyleşme süreci içinde tekfurların (feodal beylerin) sömürüsü altında ezilen ve hızla topraksızlaşan büyük köylü kitleleri için bir kurtuluş, eski güzel günlere dönüş anlamına geliyordu. Üretimin sosyalleşme düzeyi ve gelişimi bir sosyal devrime olanak sağlamadığı için, toplumun dışındaki bir güç, barbarlık işbaşına çağrılır. Burjuva devrimlerine kadarki devrimler (toplumun yapısını değiştiren büyük sıçrayışlar) bu dinamikle beslenmişlerdir.

Çok sık yapılan bir hata tımar sistemini klasik Avrupa feodalizmi ile karıştırma biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Tımar sistemi bir pre-feodal sistemdir. Feodalleşmeye açıktır. Fakat doğu toplumlarının bir gelenek-görenek üretici gücü olan güçlü merkezi devletler bu sürecin önündeki en ciddi engeli oluşturur. Örneğin tımar, Fransa’yı fetheden Frank barbarlarınca da hayata geçirilmiş, fakat barbarlık geleneklerinin çok daha güçlü olduğu Batı Avrupa’da merkezi devlet tutunamamış, tımar sahipleri feodal beyler haline dönüşmüştür. Kürdistan’ın taşıdığı farklı tarihsel gelişimi bir yana ayırırsak, ki orada devlet otoritesi genellikle oldukça zayıf kalmıştı, bugünkü Türkiye sınırları içerisindeki topraklarda bu tarz bir gelişime rastlanmaz.

Tımar sahibi daha çok bir devlet memuru rolündedir. Tımarlı sipahiler ordusunun bir üyesidir. Savaş çıktığında savaşa katılmak zorundadır. Eğer bu görevini yerine getirmezse bütün hakları elinden alınabilir. Merkezi devlet tımarlı sipahilerin feodalleşmesini engellemek için çeşitli önlemler almıştır. Bunların haklarına düşen toprak parçası sık sık değiştirilebilir. Bunlar toprağın çıplak mülkiyetine sahip değillerdir. Toprak satın alıp, satabilme hakları yoktur. Savaşma faaliyetlerine karşılık olarak köylünün (Osmanlı literatüründe reayanın, ki “güdülen” anlamına gelir) ödediği “öşür” vergisini bir ücret olarak alır. Vergilerin merkezde toplanıp tekrar savaşçılara dağıtılması oldukça zahmetli bir iş olacağından Osmanlı bu işi böyle halletmiştir.

Gün geçtikçe “medeni”leşen, eski barbar tımar sahiplerinin toprağın mülkiyetine el koyma çabalarına engel olabilmek için merkezi devlet kendine bağlı bir ordu beslemek zorunda kalmıştır. Gün geçtikçe büyüyen kapıkulu ordusu, ki yeniçeriler bunların çok bilinen bir bölüğü haline gelir, güçlü merkezin devamlılığını sağlayan en önemli güç haline gelir. Modern silahlarla donatılan kapıkulu ordusu hızla tımarlı sipahilerin yerini almaya başlar. Bu durum, o zamana kadar hiç ciddi masrafı olmayan merkezi devletin gelirinin artmasını gerektirir. Böylece tımarlar “iltizam” adı altında para sahibi tefeci-bezirganlara kiralanmaya başlanır. Merkezi devlet bürokrasisi böylece bir taşla iki kuş vurur. Hem doğrudan kendi eline akacak bir gelir elde eder hem de tımar sahiplerinin feodalleşme eğilimlerini onların toplumsal statülerinin altını oyarak etkisizleştirir. Bu süreçler tımarlı sipahilerinin ayaklanmasına yol açar. Celali İsyanları’nın üzerine oturduğu süreç de böyle şekillenir. Bu isyanların merkezi devlet tarafından birer birer bastırılması ve tımarlı sipahilerin tasfiyesi yeni bir üretim tarzına geçişle son bulur. Dirlik düzeni kapanmış, kesim düzeni başlamıştır. Bu, devletin tefeci-bezirgan sermayenin avucuna düşmesinin de adıdır aynı zamanda. (Üretim tarzında bir değişmeden bahsediyoruz. Bu değişiklik üretim süreçlerinden kaynaklanmaz, değişen artık-ürüne el koyanların farklı bir toplumsal tabaka olmasından kaynaklanmaktadır. Üretim tarzı kavramı, hem üretim sürecini ve yordamını hem de artığa el koyma biçimini ifade ettiğinden, dirlik düzeninden kesim düzenine geçiş üretim tarzında bir değişiklik olarak yorumlanabilir.)

Üretim yordamında bir değişiklik olmamıştır, ancak artığa el koyan toplumsal tabaka değişmiştir. Küçük ölçekli tarımsal üretim Osmanlı tarihinin tümünün temelini oluşturur. Kesim düzeninde de toprakların çoğunun çıplak mülkiyeti devletin elindedir, gerçekleşen bir kiralama işlemidir. Böylece o sürece kadar ticaret ve tefecilik faaliyetleriyle sürekli şişkinleşen servetler, kendilerine bir “yatırım” olanağı bulmuş olurlar. Merkezi devletin sürekli artan harcamaları tefeci bezirgan servetin egemenliğini daha da çok pekiştirir. Köylünün üzerindeki sömürü her gün daha fazla artar. 17. ve 18. yüzyıllar, batı kapitalizminin gelişmesi ve Osmanlı’ya el atmasına kadar “Ayanlaşma” sürecidir. Mali yönden tefeci-bezirgan ayanların eline düşen devlet yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. Devlet hızla yerel olarak iktidarlaşma sürecine giren ayanlara söz geçirememektedir, feodalleşme bir başka kanaldan gerçekleşmektedir. Gerçi toprak mülkiyeti hukuksal olarak hala devletin elinde görünüyordu, fakat hızla zenginleşen ayanlar birer birer siyaset sahnesine de çıkarak ekonomik iktidarlarını siyasi olarak da taçlandırmak istemektedirler. Ünlü Sened-i İttifak bu sürecin en ucunu simgeler. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı durdurulamaz ve ordusu İstanbul’a yürüyüşe geçer. İşte tam bu anda merkezi devletin imdadına Avrupa emperyalizmi yetişir. Ayanların siyasi talepleri geri çekilir. Merkezi devlet restore edilerek, reformlarla Avrupa kapitalizmiyle entegrasyona hazır hale getirilir. Avrupa kapitalizmi Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına hazır değildir. Büyük lokmanın kim tarafından yutulacağı belli olmadığı için devletin parçalanmasına izin verilmez. İlk önce bir bütün olarak Osmanlı Devleti’nin ekonomik bağımlılaştırılması sürecine girilir.

İşte tam bu noktada kapitalizm kavramı gündeme girmektedir. Kapitalizm niçin Avrupa’da gelişir?

Aslında bu sorunun cevabını Avrupa Ortaçağı’nın kendine özgü dünyasında aramak gerekir. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “yeteri kadar medenileşemeyen” Roma Avrupası’nın en barbar toplumu İngiltere kapitalizme sıçrayıverir. Merkezi devletin güçsüzlüğü, neredeyse varlığı ile yokluğunun bile belli olmayışı İngiltere’yi Osmanlı’dan ayıran en önemli özellik olarak ortaya çıkar. Onun dışında ekonominin temeli İngiltere’de de küçük üretim olarak şekillenmişti. Önemli bir belirleyici olarak da Amerika’nın Avrupalılarca keşfi, dünya ticaret yollarının değişmesi ve Avrupa’ya akan Amerikan altınları sayılabilir. Barbarlık geleneklerinin etkin olması dolayısıyla tefeciliğin ve vurgunculuğun Doğu’daki kadar yaygın olmaması önemli bir belirleyici olarak belirir. Belirleyicidir, çünkü bu asalak faaliyetler toplumun üretici katmanlarının kanını iliğini kuruttuğu gibi toplumsal ilerlemenin de önünde çok büyük bir engel oluştururlar. Yeniden üretime yönelmediği için üretim şartlarını gün geçtikçe sefilleştirir. Merkezi devletin güçlü olmaması da ekonomik sonuçlar yaratır. Toplumun bütünü kontrol altında bulunduran bir iktidar yerine parçalı iktidarların hâkim olduğu feodalizm yeni gelişen güçlere birçok olanaklar sunabilmektedir. Burjuvazi toplum yapısının bu çatlaklarında gelişme imkânı bulmuştur. İlkel sermaye birikimi; loncaların tekeli altında bulunan şehirlerden kaçan burjuvaların, köylü emeğini kullanarak parça başı ürettirdikleri dokuma ürünlerinin ticareti ile sağlanabilmiştir. Kırların denetimini elinde bulunduran senyörler, şehirlerin zanaat tekelini elinde bulunduran kentlerin etkinliğini kıracak böyle bir gelişmeye destek verebilmişlerdir. Bu tarz bir rekabete karşı tutunamayan loncalar etkilerini yitirmiş, belli üretim kolları dışındakiler tasfiye olmuşlardır. Kentlerde etkinliği ele geçiren burjuvazi, özel mülkiyetin önündeki bütün engelleri teker teker temizlemeye girişmiştir. Kapitalist gelişmenin orijinal biçiminin temel karakterleri böylece özetlenebilir. Osmanlı’da yukarıda anlatılan tarzda gelişmeler olmuş, fakat tefeci-bezirgân sermayenin rahatını kaçırabilecek bu tarz gelişmeler merkezi iktidar tarafından çeşitli biçimlerde engellenmiştir.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim patlaması gerçekleştiren Avrupa kapitalizmi gözünü doğu ülkelerine çevirir. Ucuz hammadde sağlayabilmek ve hızla artan ürünlerine yeni pazarlar, yeni talepler yaratabilmek için buna mecburdur da aslında. Osmanlı devleti de bu yönelişten payını alır.

1838 İngiliz Ticaret Anlaşması bu gelişimin önemli bir sembolü olarak adlandırılabilir. (İngilizlerin Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı’nı bastırmasına karşılık olarak kabul edilmiştir.) Bu anlaşmayla ülke Avrupa kapitalizminin ürünlerine kapısını sonuna kadar açar. Gümrük vergileri düşürülür. Avrupa ürünleriyle rekabet edemeyen zanaatlar yıkılır, loncalar etkisizleşir. Tarım ticarileşmeye başlar. Toprak üzerinde özel mülkiyet, hatta yabancı mülkiyeti hukuksal statü kazanır. Özellikle Batı Anadolu’da ihraç ürünlerinin üretimi hızla artar. En önemli ihraç ürünleri incir, kuru üzüm ve pamuk olur. Bu bölgelerde kendisi için üretim yapan küçük köylü yapısı pazar için üretim yapan orta ölçekli yapılara dönüşür.

Zanaatçılığın çökmesi ve tüketim kalıplarının Avrupa üretimine göre yeniden şekillendirilmesi özellikle şehirlerde yaşayan kesimleri Avrupa ürünlerine muhtaç hale getirir. İstanbullunun giydiği pantolonun kumaşı artık İngiltere’den gelmektedir.

Avrupa’da tekelleşmenin ve finans-kapitalin gelişimi emperyalizmin gelişmesi noktasına ulaşır (19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başı). Sermaye ihracı gündeme gelir. Osmanlı Devleti borç batağına saplanır. Devlet gelirlerinin çok büyük bir kısmı borç geri ödemelerine gitmektedir. Antik tefeci-bezirgân sınıf bir yandan eski faaliyetlerine devam ederek küçük köylünün kanını iliğini kurutmaya devam etmekte diğer yandan da Avrupa ile ticaretin gelişmesiyle birlikte acentalaşarak kompradorlaşmaktadır. Bu katmanlar aracı rolüne çok daha uygun olan Osmanlı uyruklu azınlıklardan oluşmaktaydı. Müslüman tefeci-bezirgânlar sürecin biraz daha arka planında kalsalar da onlarda şişkinleşmektedirler. Zaten çok geçmeden kendi siyasal tercihlerini ordu gençliği-Müslüman tefeci-bezirgan ittifakının siyasi ifadesi olan İttihat ve Terakki vasıtası ile ifade etmeye başlayacaklar, 1908 Burjuva Devrimi ile de iktidara geleceklerdir.

1908 DEVRİMİ’NDEN I. DÜNYA SAVAŞI’NA

20 yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu dönemin büyük emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya’nın etkisi altında bir yarı-sömürge durumundaydı. Yükselen Avrupa kapitalizmi karşısında ekonomisi gerilemiş ve bağımlı hale gelmişti. Ardı ardına yaşanan savaşlar ve yenilgiler Osmanlı hazinesini tüketmişti. İmparatorluğun Balkan topraklarındaki Hıristiyan milletler içinde bağımsızlıkçı siyasi akımlar güçlenmiş, 19. yüzyıl boyunca süren isyanlar sonucunda önce Yunanistan, sonra Sırbistan ve Bulgaristan devletleri kurulmuştu. Yüzyılın sonunda Osmanlı devletinin “sadık millet” olarak adlandırdığı Ermeni toplumu içinde de bağımsız Ermenistan’ı kurmayı hedefleyen örgütler ortaya çıkmıştı. Batılı emperyalist güçlerin desteklediği Hıristiyan nüfusla, yüzyıllardır sahip oldukları üstün pozisyonlarını yitirmeye başlayan Müslümanlar arasında gerginlikler giderek artmaktaydı.

Son güçlü padişah olarak nitelendirilebilecek olan II. Abdülhamit, İmparatorluk nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Müslüman halkları (Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler, Arnavutlar vd.) bir arada tutabilmek ve böylece devletin bekasını sağlayabilmek için İslamcı politikaları öne çıkarmıştı. Bir yandan da her türlü muhalefet hareketine karşı sıkı bir denetim ve baskı politikası uyguluyordu.

Abdülhamit Doğu Anadolu’da Ermeni örgütlerinin faaliyetlerini engellemek ve Rusya ile olası bir savaşta görevlendirilmek üzere Kürt aşiretlerinin bir kısmını silahlandırarak Hamidiye Alayları olarak adlandırılan askeri bir güç oluşturdu. Böylece hem Ermeni muhalefetine karşı etkili bir kuvvet oluşturmuş, hem de Kürt aşiretlerini Osmanlı rejimine daha sıkı bir şekilde bağlamış oldu. Aşiretler içinden de görece güçsüz olanlar seçilmişti, çünkü büyük aşiretlerin daha da güçlenmesi ilerde sakıncalar doğurabilirdi. Kısacası Abdülhamit’in doğu politikası tam bir denge politikasıydı: Farklı güç odakları birbirine karşı kullanmak ama aralarından hiçbirinin gereğinden fazla güçlenmemesine izin vermemek.

Günümüzdeki koruculuk sistemine benzeyen bu uygulama nedeniyle doğu illerinde huzursuzluk daha da arttı. Hamidiye Alayları sadece Ermeni nüfus üzerinde terör estirmekle kalmayıp diğer Kürt aşiretleri ve Kürt köylüleri üzerinde de baskı kurmaya başladılar.

Abdülhamit’in 30 küsur yıllık iktidarı gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) bağlı genç subayların Binbaşı Enver liderliğinde Temmuz 1908’de Selanik’te başlattığı isyan ile sarsıldı. İTC mutlakıyetçi rejime karşı meşrutiyet mücadelesi yürüten Jön Türkler içerisinde en organize olan gruptu. Sivil bürokrasi ve askeriye içinde örgütlüydüler. İTC kadroları, dağılmaya yüz tutan Osmanlı devletinin ancak anayasal ve parlamenter bir siyasi yönetime kavuşarak yaşayabileceğine inanıyorlardı. Bu genç ve idealist insanların temel amacı yıkılmaya yüz tutan devleti kurtarmaktı. Fransız devrimcilerine öykünerek mutlakıyetçi rejime karşı eşitlik, özgürlük ve kardeşlik sloganlarını öne çıkarıyorlardı. Abdülhamit’e karşı Ermeni örgütlerinin de desteğini almışlardı.

Abdülhamit isyanı bastıramayacağını anlayınca ani bir kararla meşrutiyeti ilan etti. 1877 yılında rafa kaldırılan anayasa yeniden yürürlüğe girdi ve Meclisi Mebusan (parlamento) oluşturuldu. Meclis’te çoğunluğu sağlayan İTC kadroları henüz genç ve tecrübesiz olduklarından hükümete girmek yerine dışarıdan denetleyebilecekleri deneyimli isimlerden bir hükümet kurulmasını sağladılar.

Meşrutiyet’in ilanıyla ülkenin pek çok yerinde “hürriyet” kutlamaları yapıldı. Ülkenin genelinde esen özgürlük havası bütün toplumsal kesimler hareketlendirdi. Çok sayıda yeni dergi ve gazete yayınlanmaya, yeni dernekler ve siyasi oluşumlar ortaya çıkmaya başladı.

1908 hareketi, Türkiye’nin burjuva devrimi olarak nitelenebilir. Mutlakıyetten meşrutiyete siyasi rejimde köklü bir dönüşüm yaşanmıştır. Cumhuriyet politikaları ile 1908 sonrası uygulamaları arasındaki paralellik de bu tespiti doğrulamaktadır. Örnek olarak 20. yüzyıldaki devrimleri alırsak hiç kuşkusuz hem Portekiz hem de Türk devrimlerinin burjuva devrimleri olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ne var ki bu devrimlerin hiçbiri bir halk devrimi değildir, çünkü bu devrimlerin hiçbirinde halk kitleleri halkın büyük çoğunluğu etkin bir biçimde bağımsız olarak kendi iktisadi ve siyasi talepleriyle gözle görülür bir şekilde ortaya çıkmadı. Buna karşılık, 1905-1907 Rus burjuva devrimi bir süreliğine Portekiz ve Türk devrimlerinin paylarına düşen “parlak” başarılarını sergileyememiş olmasına karşın kesinlikle bir gerçek halk devrimiydi… (Devlet ve Devrim, Yordam, s.57)

1908 Devrimi’nin gerçekleştiği günlerde demiryolu ve tramvay işçileri greve çıkmıştı. İTC yönetimi başlangıçta bu grevlere destek verse de, zamanla ekonomiye zarar verdikleri gerekçesiyle bu grevlerin bastırılmasını sağladı. Böylece tek dertleri devleti ve dolayısıyla kendilerini kurtarmak olan İttihatçılar işçilere özgürlüğün sınırlarını hatırlatmış oldular.

Meşrutiyet’in hürriyet havası çok uzun sürmedi. Meşrutiyet hükümetinin uygulamalarına karşı İstanbul’da gerçekleşen bir isyanın (31 Mart vakası) bastırılmasının ardından Abdülhamit tahttan indirildi ve İTC ipleri daha fazla ele almaya başladı. İktidarda kalabilmek için muhalefet ve basın üzerinde büyük bir baskı uygulamaya başladı. Kimi muhalif gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti. İTC bu tip işleri gördürmek için artık paşa rütbesine erişmiş olan Enver’in kontrolünde Fedailer adlı bir örgüt oluşturmuştu. Bu örgüt daha sonra kurulacak olan Teşkilatı Mahsusa’nın çekirdeğini oluşturacaktır.

İstanbul’da İTC ile İTC karşıtlarının çatı örgütü haline gelen İtilaf ve Hürriyet Fırkası arasındaki çekişmenin sertleştiği bir dönemde Balkan savaşı patlak verdi. Ordu içerisindeki siyasi saflaşmalar ve bozulan asker disiplin nedeniyle Balkan devletleri Osmanlı karşısında kolay bir zafer kazandılar. Arnavutluk, Makedonya ve Batı Trakya ve Edirne şehri kaybedildi. Balkanlar’dan İstanbul ve Anadolu’ya büyük bir Müslüman göçü yaşandı.

Bu ağır yenilginin yarattığı atmosferi de fırsat olarak değerlendiren İTC kadroları 1913’de bir askeri darbeyle hükümeti düşürüp yönetimi tam anlamıyla tekellerine aldılar. Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar geçen beş yıl boyunca devlet yönetimini ellerinde tuttular.

Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı Almanya ile ittifak halinde katılan İttihatçı yönetim Batı’daki toprak kaybını Doğu’da yeni topraklar kazanarak telafi etmek istiyordu. Türkçülük ideolojisinin de gelişmeye başladığı bu dönemde İttihatçılar gözlerini Azerbaycan ve Orta Asya’ya dikmişlerdi. Rusya’nın yenilgisi Osmanlı devletine Asya’nın kapılarını açabilirdi.

Ancak savaş Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle sonuçlandı. Arap vilayetlerinin tamamı kaybedildi. İttihatçı hükümet istifa etti ve Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi önde gelen İttihatçı liderler gizlice ülkeyi terk ederek Almanya’ya sığındılar. İttihatçı liderlerin gizlice ülkeyi terk etmesinin nedeni, savaş sırasında yaşanan Ermeni katliamlarından sorumlu tutularak yargılanmaktan korkmalarıydı.

1915 yılında, Doğu Anadolu’da bugün hala önemli bir tartışma konusu olan Ermeni soykırımı yaşandı. Anadolu’nun her yerinden 1 milyonun üzerinde Ermeni vatandaş devlet tarafından Suriye’ye göçe zorlandı ve bu göç sırasında 600 bin ile 800 bin arasında bir nüfus salgın hastalıklar, açlık ve kıyımlar sonucunda hayatını kaybetti. Büyük bir insanlık trajedisi olan bu soykırım sonucunda Anadolu Ermeni nüfusu neredeyse tamamen yok edildi. İTC liderlerinin ve Teşkilatı Mahsusa’nın doğrudan kontrolünde gerçekleşen bu büyük kıyım Türk resmi tarihinde ya inkâr edilmekte ya da savaş koşulları yapılan vahşete gerekçe gösterilmektedir. Olayın gerçek mahiyetini anlamak için İTC’nin Balkan savaşları sonrasındaki siyasi projesine bakmak gerekmektedir.

Balkan Savaşlarındaki yenilgi ve toprak kaybı başta İttihatçılar olmak üzere Osmanlı devlet yöneticileri için tam bir şok etkisi yaptı. İmparatorluğun ekonomik ve sosyal olarak en gelişkin bölgesi bir anda elde çıkmış ve bu topraklarda yaşayan on binlerce Müslüman başta İstanbul olmak üzere Osmanlı kentlerine göç etmek zorunda kalmıştı. Bu tarihten itibaren İTC kadroları çok dinli ve anayasal vatandaşlığa dayalı Osmanlıcılık projesini terk edip devleti bir Türk-Müslüman imparatorluğuna dönüştürmeyi hedeflediler. Bu projeye göre Osmanlı toprakları, artık güvenilmez unsurlar olarak görülen Hıristiyan milletlerden arındırılmalı; Hıristiyan burjuvazinin elindeki ekonomik güç, Türk ve Müslüman unsurlara devredilmeliydi. Böylece “homojen” bir nüfus ve “milli” bir burjuvazi yaratılacaktı. Bu politika gereği 1. Dünya Savaşı boyunca Teşkilatı Mahsusa aracılığıyla Ege’deki Rum zenginler üzerinde devlet terörü estirildi ve yaklaşık 130 bin Rum işlerini ve topraklarını bırakarak Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldı. Bu kaynaklar devlet eliyle Müslümanlara aktarıldı.

Ermenilerin yaşadığı Doğu illerinde ise Hamidiye Alayları’nın baskı ve zorbalığı zaten huzursuzluğu arttırmıştı. Van ve Adana’da Ermeni isyanları patlak vermiş ve bu isyanlar kanlı bir şekilde bastırılmıştı. 1. Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Ermenilerinin bir kısmı Rusya’nın galibiyetinin kendileri için kurtuluş olacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle kimi Ermeni örgütleri savaşta Rusya ile işbirliği içinde oldular.  İttihatçılar ise bu durumu tüm Ermeni nüfusu Anadolu’dan atmak için bir fırsat olarak değerlendirdiler. 1 milyon kişinin Suriye çölüne zorunlu göçe tabi tutulması bir savaş önemli olarak açıklanamaz. Birincisi uygulama eğer sadece bir savaş önlemi olsaydı sadece Doğu illerindeki Ermenilerin sürgüne gönderilmesi gerekirdi. Ayrıca savaşta rol almayan kadın, çocuk ve yaşlıların da sürülmüş olması “Tehcir” kararının bir savaş önlemi olmaktan öteye bir etnik temizlik olduğunu göstermektedir.

Ermenilerin boşalttığı toprak ve işletmeler yerel eşraf, Kürt ağaları, aşiret reisleri ve İttihatçı kadrolar arasında paylaşıldı.

1908 Devrimi, Osmanlı Tarihi’nden ciddi bir kopuş anlamına gelir. Kemalist ideolojinin de temellerini bu kopuşta arayabiliriz. İttihat ve Terakki, devlet sınıfları ile yeni gelişmekte olan Müslüman Türk burjuvazisinin politik aygıtıydı. Türkiye’de burjuvazi var olan toplumsal gerçekliğe radikal vuruşlar gerçekleştirerek iktidara gelebilecek kadar güçlü değildi. Dolayısıyla aynı atası tefeci-bezirgân sermaye gibi güçlü devletin kanatları altında iktidarını sürdürmek zorundaydı. Antika sınıfları tasfiye etmek yerine onlarla ittifak yapabilmek zorundaydı. Bu tarz kapitalistleşme Anglo-Saxon tarzı kapitalistleşmeden farklı bir biçimi ifade eder. Buna, Marksist literatürde Prusya tarzı kapitalistleşme denir.

1908’le başlayan sürecin ana karakteri, Avrupa kapitalizmiyle gelişen ticari faaliyetlerde köşe başı tutmuş gayri-Müslim komprador burjuvazinin tasfiyesi ve yapısal bir dönüşüm yaratmadan bunların yerine Müslüman burjuvazinin montajı şeklinde özetlenebilir. Özellikle 1913 sonrasında, İTC’nin iktidarı tek başına ele alması sonrasında “milli iktisat” diye nitelenen politikalarla bu süreç derinleştirilir. İngiliz ve Fransız sermayeleriyle sıkı bir şekilde bağlanmış ve menfaatlerini bunlarla tanımlamış bir toplumsal tabakanın, yani gayri-Müslim burjuvazinin, tasfiye edilebilmesi ve bunun yerine başka bir burjuva grubun iktidarı ele geçirebilmesi, ancak başka bir emperyalist odakla işbirliğine girebilmesi ile mümkündü. Bu odak ise yeni gelişen Alman emperyalizmi olarak seçilmiştir. Kendisi de geç kapitalistleşen ve yeni pazarlar için hızla militaristleşen Alman emperyalizmi böyle bir yakınlaşmaya dünden razıydı.

“İttihatçılar bir yandan karaborsayla mücadele eder görünürlerken bir yandan da kendilerine yakın grupların nemalandığı bir ilkel birikimin de gelişmesine yol açtılar. Benzer bir birikim, piyasa için üretim yapan zengin çiftçi katmanlarında da görüldü. Savaş yıllarında “Ey Türk! Zengin ol!” diye başlık atan gazeteler ve “Harb-ı Umumi esnasında Türk’ü iktisaden yükseltmek, mutavassıt bir burjuvazi ihdas etmek” hedefini savunan Yusuf Akçura gibi etkili yazarların görüşleri bu birikim biçiminin sadece nesnel zorluklardan doğmadığını, aynı zamanda bilinçli olarak istenmiş bulunduğunu gösteren dolaylı kanıtlardır.” (Korkut Boratav) Milli İktisat’ın ifadesini en yoğun biçimde bulduğu an savaş yıllarıydı. Bu dönemde özellikle büyük şehirlerin yiyecek ihtiyaçlarının karşılanması, hızla yükselen fiyatlar dolayısıyla çok karlı bir alan haline gelmişti. 1915’de kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırıldı. Gümrük vergisi %30’a kadar çıkarıldı. Teşvik-i Sanayi Kanunu vasıtasıyla devlet, Müslüman-Türk burjuvazinin yatırımlarına yoğun bir destek yarattı. Bu destekler etkisini göstermekte gecikmemiş, Müslüman burjuvazinin sermaye toplamındaki payı bu dönemde ciddi biçimde artmıştır. Rum ve Ermeni nüfusun çeşitli yollarla tasfiyesi, bunlardan geri kalan mülklere yerli burjuvazi ve büyük toprak sahipleri tarafından el konulması bu dönemin önemli sonuçlarındandır.

Daha bu dönemde gelişmekte olan işçi hareketi kendini özellikle 1908 sonrasındaki grevlerle ortaya koymuştur. Özellikle demir yolları işçilerinin kurduğu sendika ve 1908 sonrasında başlattıkları grev oldukça etkili olmuş, İttihatçı burjuvazi bunun üzerine çıkardığı Tatil-i Eşgal Kanunu ile her türlü işçi örgütlenmesini ve eylemlerini yasaklamıştır.

Kısacası bu dönemi Müslüman ticaret burjuvazisinin yaratılması süreci olarak görebiliriz. Toplumun dünya ekonomisindeki yerinde ve kendi iç toplumsal yapısında çok ciddi değişiklikler yaşanmamış, esas faaliyetler tarımsal üretim ve ticaret olarak kalmıştır. Fakat toplumsal artık değere el koyan katmanlar, özellikle devlet politikalarının sonucu olarak değişmiştir.

KURTULUŞ SAVAŞI VE CUMHURİYET

Kurtuluş savaşı resmi tarih yazımında söylendiği gibi 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığında başlamadı. İttihatçı liderler ülkeyi terk ederken İstanbul’un işgal edilmesi durumunda Anadolu’da direnişi örgütleyecek bir yer altı teşkilatı oluşturmuşlardı. Ayrıca Güney’de Fransız, Batı’da İtalyan işgaline karşı yerel silahlı direnişler başlamıştı. Kuvayı Milliye olarak adlandırılan bu direniş güçlerinin yanı sıra işgal tehlikesi altındaki bölgelerde oluşturulan Müdafai Hukuk Cemiyetleri vardı. Müdafai Hukuk Cemiyetlerini organize edenler yerel bürokrasi, ittihatçı kadrolar, bölge eşrafı, toprak ağaları ve savaş koşullarında zenginleşmiş “Anadolu burjuvazisi” idi.

Mustafa Kemal’in rolü yerel nitelikteki bu direniş hareketlerini tek çatı altında birleştirmek oldu. Daha sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi (BMM, henüz başında Türkiye kelimesi yok) adını alacak olan bu çatı, farklı güçlerin ittifakından oluşuyordu. Kurtuluş Savaşı’nı ulusal lider etrafında kenetlenmiş bir ulusun bağımsızlık mücadelesi olarak resmetmek resmi tarihin uydurmasıdır. Gerçekte Kurtuluş Savaşı bir “koalisyon” tarafından yürütülmüştür. Bu koalisyonun içinde İttihatçılar, din adamları, Kürt aşiret reisleri, yerel eşraf, eşkıyalar, komünizmden etkilenmiş sol gruplar, Alevi dergâhları, Rum ve Ermeni mallarını talan ederek palazlanan savaş zenginleri yer alıyordu. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nın resmi söylemi Türk ulusalcılığı değil “Müslüman birliği” ve esaret altındaki halifenin kurtarılmasıydı.

Bu iç dinamiklerin yanı sıra Kurtuluş Savaşı’nın yegâne dış destekçisi yeni kurulan Sovyetler Birliği idi. Genç Sovyetler Birliği, emperyalizme karşı ulusal bir direniş olması nedeniyle Kurtuluş Savaşı’na önemli miktarda silah ve para yardımı yapmıştı.

Kurtuluş savaşı böylesine geniş bir cephe tarafından yürütülmüştü. Mustafa Kemal’i öne çıkaransa, bu ittifak ilişkilerini kurma ve sürdürmedeki siyasi yeteneğiydi.

Pratikte bir Türk-Yunan savaşı olan Kurtuluş Savaşı, Ağustos 1922’deki Büyük Taaruz’la sona erdi. BMM’nin hedeflediği Misak-ı Milli sınırları, Musul vilayeti dışında elde edilmişti.

Kurtuluş Savaşı boyunca Mustafa Kemal bir yandan en geniş ittifakları oluştururken diğer yandan liderliğine karşı gelişen ya da gelişme potansiyeli taşıyan muhalefet güçlerini saf dışı bırakmıştı. Bu güçlerden en önce tasfiye edileni komünistler oldu. Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye gelen Türkiye Komünist Partisi başkanı Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı Trabzon’da öldürüldü. Ardından İslami bir sosyalizm anlayışına yaklaşan Çerkez Ethem ve Yeşil Ordu ortadan kaldırıldı. Ve son olarak TKP ile bağlantılı olan Halk İştirakiyun Fırkası kapatıldı. Mustafa Kemal, bunları yaparken Sovyetler Birliği’nin desteğini kaybetmemek için kendisine bağlı bir TKP kurmayı da ihmal etmedi.

Savaşın bitmesinin ardından siyasi çekişmeler daha fazla öne çıkmaya başladı. Savaşta önemli bir rol oynayan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Fuat Cebesoy gibi askeri liderlerle Mustafa Kemal ve etrafında toparlanan kadrolar arasındaki ayrılık derinleşti. Cumhuriyet’in ilanı bu saflaşmanın keskinleştiği bir döneme denk geldi. Sonunda Mustafa Kemal’in karşısında olanlar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Mustafa Kemal’in başkanlığını yürüttüğü Halk Fırkası ise başına Cumhuriyet ekini getirerek Cumhuriyet Halk Fırkası oldu.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılması saltanatın kaldırılmasından daha büyük tartışmalara yol açtı. CHF’nin keskin politikasından rahatsız olanların sayısı giderek artıyordu. Yeni kurulan TCF, CHF’ye yönelik hoşnutsuzluğun adresi olmaya başlamıştı.

Siyasette iplerin gerildiği bu süreçte Cumhuriyet sonrasının ilk büyük Kürt isyanı da patlak verdi. Liderliğini Şeyh Sait’in yaptığı isyan, kısa sürede Kürdistan’da geniş bir alana yayıldı. İsyanın bastırılması aylarca sürdü. Sonunda Şeyh Sait yakalandı ve idam edildi.

Resmi tarih yazımında Şeyh Sait İsyanı dinsel bir ayaklanma gibi resmedilir. Oysa isyan dinsel olmaktan çok ulusal nitelikteydi. Şeyh Sait İsyanı savaş sonrasında Kürtlerin yaşadığı hayal kırıklığının ürünüydü. Kurtuluş Savaşı’nda Ankara hükümetine destek veren Kürt liderler savaş sonunda özerk bir Kürdistan kurulacağını bekliyorlardı. Zaten Kürdistan bölgesi Osmanlı İmparatorluğu içinde fiilen özerk bir yapıya sahipti. Kürtlerin ulusal varlığı tartışma konusu değildi. Kendi dillerinde okulları, medreseleri, gazete ve dergileri, köklü bir edebiyatları vardı. Yaşadıkları bölgeye -siyasi bir birim olarak tanımlanmasa da- tarihsel, coğrafi ve kültürel anlamda Kürdistan deniyordu. Mustafa Kemal’in de, Kürtlerin siyasi taleplerinin güçlü yerel özerklik sağlanması yoluyla karşılanacağı yönünde demeçleri vardı. Ancak Cumhuriyet’in ilanının ardından özerklik vaadi gerçekleştirilmedi. Aksine Kürtçe üzerinde ilk yasaklar uygulanmaya ve ilerde hızlanacak olan asimilasyon politikalarının ipuçları görülmeye başlandı.

1924’de Halifeliğin kaldırılması Türklerle Kürtleri birbirine bağlayan önemli bir sembolün oradan kalkması anlamına geliyordu. Ayrıca Musul vilayetinin İngilizlere bırakılmış olması Kürdistan coğrafyasını ikiye bölmüş, önemli bir Kürt nüfus Misak-ı Milli sınırlarını dışında bırakılmıştı.

Tüm bu etmenler Kürt ileri gelenlerinde ciddi endişelere yol açmış ve yeni rejimde özerk konumlarını koruyabilmek için isyan etmişlerdir. Ancak hükümetin yanıtı isyanı kanlı bir biçimde bastırmak, jandarma baskısını süreklileştirmek ve asimilasyon politikalarına hız vermek oldu. Kürdistan’da uygulanan sömürge siyasetinin özü Kürt ulusal varlığının inkâr edilmesi üzerine kuruluydu. Bu amacı gerçekleştirmek için bölgede yoğun bir devlet terörü estirildi.

CHF yönetimi Şeyh Sait İsyanı’nı tüm muhalefetin bastırılması için bir fırsata çevirdi. İsyan nedeniyle hükümete çok geniş yetkiler tanıyan Takrir-i Sükûn adlı bir yasa çıkarıldı. İstiklal Mahkemeleri yeniden kurularak onlarca insan idam edildi. Öncelikle hükümete eleştiriler getiren İstanbul basını susturuldu. Yalnızca CHF’nin denetimindeki gazetelerin yayınlanmasına izin verildi. Ardından TCF dini siyasete alet ettiği ve Kürt isyanı ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle kapatıldı. 1926’da İzmir’de Mustafa Kemal’e bir suikast girişiminin ardından eski ittihatçı liderlerin çoğu idam edildi. Böylece tüm muhalefet odakları siyaset sahnesinden tasfiye edildi. Artık Türkiye’de fiilen tek parti diktatörlüğü hüküm sürmeye başladı.

TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜ 1925-1945

1926 yılındaki tasfiyelerin ardından siyasi güç, bütünüyle CHF yönetiminin elinde merkezileşmişti. Ordunun denetimi ise 1944 yılına dek aralıksız genelkurmay başkanlığı yapacak olan Mareşal Fevzi Çakmak’a devredilmişti. Takrir-i Sükûn Kanunu 1929 yılına kadar yürürlükte kaldı. 1930 yılında güdümlü bir muhalefet partisi kurma denemesi sadece üç ay sürdü. 1931 yılındaki CHF kongresinde Türkiye Cumhuriyeti’nin tek parti rejimi ile yönetileceği resmen ilan edildi. Bu tarihten itibaren CHF yöneticileri ile devlet bürokrasisi iç içe geçti. Örneğin CHF il başkanları aynı zamanda ilin valisi oluyorlardı.

CHF yönetimi sadece siyaset üzerinde tekel kurmakla kalmadı. Bir yandan da Türkiye halklarını, kafasındaki “çağdaş uygarlık” modeline göre biçimlendirmeye çalıştı. Batılı yaşam tarzını yücelten, kapitalist ve milliyetçi bir modeldi bu. Türkiye nüfusunun bu doğrultuda biçimlendirilebilmesi için öncelikle toplumsal hafızanın sıfırlanması gerekiyordu. Bu konuda en etkili yöntem alfabe değişikliği oldu. Alfabe değişikliği sayesinde yeni yetişen kuşakların geçmiş yazılı kültürle bağı bir bıçak darbesi ile kesilmiş oldu. Diğer yandan Batılı giysilerin kullanımını dikte eden kılık kıyafet düzenlemeleri getirildi.

CHF’nin belirlediği altı prensipten birisi inkılâpçılık (devrimcilik) olsa da gerçekte partinin toplumsal bir devrim gerçekleştirmek gibi bir niyeti yoktu. Kültürel ve hukuksal alanda Batılılaşma ve modernleşme; ekonomide kapitalistleşme ana hedeflerdi. CHF iktidarının yerel dayanakları geleneksel eşraf ve toprak ağalarıydı. Ekonomide İTC’nin “milli burjuvazi” yaratma hedefi aynen devralınmıştı. “Halkçılık” prensibi sınıfların ve sınıf mücadelesinin inkârı anlamında kullanılıyordu. İş Bankası vb. devlet destekli büyük sermaye kuruluşlarının oluşturulmasıyla tekelci nitelikte bir kapitalist ekonomi kuruldu. Toplumsal hiyerarşinin tepesinde üst düzey devlet bürokratları ve siyasetçiler, devlet imkânlarıyla zenginleşen büyük sermayedarlar ve toprak ağaları bulunuyordu. İşçi ve köylüler ise sermaye birikiminin kurbanları olarak yoksulluk ve sefalete terk edilmişti. Her şey “milli” burjuvazinin yaratılması ve CHF iktidarının ilelebet sürmesi içindi.

CHF iktidar tekelini korumak için partinin denetiminde olmayan her türlü toplumsal örgütlenmeyi yasakladı. Sendikalar kapatıldı; Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları gibi partinin doğrudan kontrolünde olmayan dernekler feshedildi. İstanbul Üniversitesi’nde büyük bir tasfiye yapılarak personel ve eğitim programı yeniden düzenlendi. Eğer “sivil toplum” gerekiyorsa onu da biz oluştururuz mantığıyla Türkiye’nin her yerinde Halkevleri açıldı. Halkevlerinin temel işlevi Kemalist prensiplerin halka benimsetilmesiydi.

1930’lu yıllarda başta Recep Peker olmak üzere CHF yöneticileri tarafından sistemleştirilen Kemalist ideolojinin asıl tartışılması gereken ilkeleri milliyetçilik ve laikliktir. Kemalist milliyetçiliğin temel amacı Türkiye sınırları içindeki Türk olmayan Müslüman nüfusun (Kürtler, Çerkezler, Boşnaklar, Pomaklar, Lazlar, Araplar vd.) Türkleştirilmesi idi. “Ne mutlu Türküm diyene” sloganı bu amacı ifade ediyordu. Kemalist milliyetçilik anlayışını dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle ifade ediyordu. “… Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler…”

Tehlike olarak görülen kültürel ve ulusal kimliklerin yok edilerek türdeş bir Türk toplumu yaratılması amacıyla baskı ve asimilasyon politikaları etkin bir şekilde uygulandı. Asimilasyona direnç gösteren Kürt halkı katliam ve zorunlu göç politikalarına maruz kaldı. İsyanlar zinciri 1930’lu yıllarda Ağrı ve Dersim’le devam etti.  Aslında bir halklar mozaiği olan Anadolu coğrafyasını Türkleştirmek amacıyla tüm yer isimleri değiştirildi. Bu topraklarda başta Rum ve Ermeniler olmak üzere halkların birlikte bir yaşam sürdüğü gerçeğinin üzeri örtülmeye çalışıldı. Boşnak ve Pomaklara “Balkan Türkü”, Çerkezlere “Kafkas Türkü”, Kürtlere “dağ Türkü”, Araplara “Hitit Türkü” denilerek herkes Türk yapılmış oldu?! 1930’lu yıllarda sistematize edilen bu Türk milliyetçiliği, bugün hala Türkiye’de halkların kardeşliği önünde büyük bir engel olmaya devam ediyor.

Kemalizm’in laiklik uygulaması ise, devletin dinler karşısında tarafsız olmasını sağlamaktan ziyade dinin devlet tarafından kontrol edilmesini amaçlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda din, şeyhülislam kanalı ise padişahın denetiminde idi Cumhuriyette ise şeyhülislamlık makamının yerini diyanet işleri müdürlüğü aldı. Devletin doğrudan kontrolünde olmadıklarından, tekke ve zaviyeler kapatıldı. Gündelik yaşamda popüler İslam’ın tüm izleri silinmeye çalışıldı. Bunun yerine bürokratik bir Sünni Müslümanlık yukardan aşağıya halka dayatıldı. Aleviler ve diğer inançlar ise yok sayıldı. 1925 yılından itibaren başlayan dinsel yasaklara uymadıkları gerekçesiyle 7500 kişi tutuklandı, 660 kişi idam edildi.

1938 yılında Atatürk’ün ölümünden sonra tek parti diktatörlüğünün başına geçen İsmet İnönü kendisini Milli Şef ilan etti. Kıta Avrupa’sında faşizmin yükselişe geçtiği bu dönemde Türkiye’de de ırkçılık ve Nazi taraftarlığı güçlenmeye başlamıştı. Savaş başladığında Türkiye tarafsız kalmayı başardı ama Almanya ile sıkı ekonomik ilişkiler kurdu. Almanya’nın üstün olduğu savaşın ilk yıllarında Türkiye’de faşizan uygulamalar yoğunlaştı. 1942 yılında Varlık Vergisi denilen bir yasa ile Gayri Müslimlere ağır vergiler getirildi. Yasanın uygulanışının pratik sonucu Gayri Müslimlerin ellerindeki varlıkların haraç mezat Müslümanlara satılması oldu. Diğer yandan sol ve demokrat aydınlar üzerindeki devlet terörü ağırlaştı. Savaş döneminde toprak ağaları ve karaborsacılar vurgunlarla zenginleşirken, işçiler ve köylüler açlık ve sefalet içinde yaşamak zorunda kaldı.

TEK PARTİ DÖNEMİ’NDE EKONOMİK GELİŞMELER

  1. 1923-1930 Arası Dönem

“Cumhuriyet yönetiminin ilk yıllarında yaşanan süreç ise, savaş öncesi yapının gerek içteki ekonomik yapı gerekse dünya sistemi ile bütünleşme biçimi açısından yeniden inşası biçiminde oluşur.” (Haldun Gülalp) Yukarıdaki alıntının da ifade ettiği gibi Cumhuriyet Dönemi uygulamaları ile İttihat ve Terakki dönemini birbirinden ayırabilmek imkânsızdır. Bunlar arasında her açıdan bir devamlılık söz konusudur. İktidara gelen yerli burjuvazinin açıkçası emperyalist işbölümüyle ciddi hiçbir sorunu yoktur. Esas faaliyeti içeride üretilen tarımsal ürünleri ihraç etmek ve ithal edilen ürünleri fahiş karlarla içeride pazarlamak olan bu komprador karakterli burjuvazi, emperyalizmle bir sorunu olmadığı ve Rusya’da gerçekleşen devrimden çok farklı olduğu sinyallerini vermekte gecikmedi. Lozan Anlaşması’ndan önce gerçekleşen İzmir İktisat Kongresi yeni Türkiye’nin de yabancı sermayeye açık olacağını ve kapitalist çerçevenin dışına çıkmayacağını açıkça ifade etmiştir. “Milli Türk Ticari Birliği’nin kurucusu ve başkanı olan Ahmet Hamdi Başar, kongrenin sonucu olarak da tüccarların örgütlü ve hazırlıklı olmaları sayesinde Birlik’in önerilerinin bir bütün halinde kabul edildiğini belirtmektedir.” (Doğan Avcıoğlu) Sanıldığının aksine Kemalizm’in devletçilikle falan bir ilgisi yoktur. Korumacılık içinde bir yönelim oluşmamıştır. Hızla büyüyen Müslüman ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri, özellikle savaş sonrasında dünya pazarlarında tarımsal ürünlere hızla artan talep, dolayısıyla da hızla artan fiyatlar sonucunda durumlarından oldukça memnundurlar. Savaş süresince büyük zarar gören tarımsal üretim yeniden organize edilir. En temel tüketim malları bile ithal edilmektedir. Sanayileşebilme yönünde ciddi bir yönelim gelişebilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekecektir. Tefeci-bezirgânlıktan ticaret burjuvalığına zıplayan egemen sınıf, geçmişteki asalak ve üretimden kopuk karakterinden kurtulamamaktadır. Sanayi faaliyetlerinin ancak uzun dönemde karlı olabilecek olması ve o günün şartlarında oldukça risk taşıması para babalarını bu alandan uzak tutmakta, spekülatif ticari faaliyetlerin çekiciliği sürmektedir. Lozan Anlaşması’nda eski Osmanlı borçlarının geri ödenmesinin üstlenilmesi ve eski gümrük yasalarının 1928’e kadar geçerli olmasının Kemalistler tarafından kabul edilmesi bile aslında Kemalist Devrim’in niteliğini ortaya çıkarmaktadır. Tarihte birçok Kemalist yazar 1923-1930 arasındaki devletçi olmayan bu dönemin sorumlusu olarak komprador burjuvazinin ve Kemalist diktanın yönelimlerinden ziyade Lozan Anlaşması’nın içerdiği bu şartlara bağlamışlardır. Hâlbuki Bolşevik Devrimi ile çok büyük bir darbe yemiş bulunan emperyalizmi tarihsel olarak neredeyse en zayıf günlerini yaşamaktaydı. Fakat Müslüman ticaret burjuvazisinin bunların kaldırılmasına yönelik bir takım talepleri yükseltebilmesi eşyanın karakterine aykırı olurdu. “’Konu, azınlıkların sahneden çekilmesi ile kendine yeni iş sahaları bulan Müslüman burjuvazinin yabancı tüccarlarla ilişkisi ve bu ilişkide daha ayrıcalıklı bir yer kazanmak için yeni devlet otoritesini kullanma çabalarıdır. Müslüman burjuvazi, değişmeden devam eden dış ekonomik ilişkiler çerçevesinde kendi payını artırmak için politik ve kurumsal müdahale biçimleri arıyordu. Ne var ki devlet gücünü ticaret karlarından daha büyük bir pay alabilmek için kullanmak yeni bir bütünleşme stratejisi anlamına geliyordu. 1929’a geldiğimizde dış ticaretin esas yapısı değişmemiş, Türk ekonomisi aynı bağımlılık ölçüsünde kalmıştı.” (Korkut Boratav)

Görece demokratik bir dönemi ifade eden 1923 döneminin ekim ve Kasım aylarında on binlerce işçinin katıldığı grevlere gidildi.

Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte özellikle yabancı sermayeli şirketlerde grevler başladı. 1924 yılında tramvay, posta, demiryolu işçileri (İstanbul, İzmir) demirciler (Adana) un fabrikaları işçileri greve çıktılar. TKP’nin faaliyetleri özellikle büyük şehirlerde oldukça etkinleşmeye başladı. Devletin demir pençesi olmadan “siyasi liberalizm” içinde iktidarını koruyamayacağını anlayan Müslüman burjuvazi ve kaderlerini bunlar bağlamış bulunan Osmanlı artığı devlet sınıfları Takrir-i Sükûn Yasası ile (1925) birlikte açık bir tek parti-tek adam diktatörlüğünü başlattılar. İşçi grevleri ve işçi örgütlenmeleri tekrar yasaklandı. TKP üst üste yediği darbelerle tasfiye oldu ve kitleden iyice koptu.

Yeri gelmişken tarımsal üretimin yapısından bahsetmek gerekiyor. Türkiye tarımının ana biçimi, her ne kadar bölgesel farklılıklar olsa da küçük üretime dayanır. Özellikle bahsedilen dönem, ihraç ürünlerinin üretildiği Akdeniz ve Ege dışında, tarımda makineleşmenin neredeyse sıfır noktasında olduğu ve geçimlik üretimin çok yaygın olduğu bir zaman dilimidir. Hızla gelişen ve tarımsal nüfusu emebilecek bir sanayileşme ve kentleşme süreçleri yaşanmadığı için kırların Osmanlı dönemindeki genel yapısı fazla bozulmamıştı. Topraklarından koparılan Ermeni ve Rumların topraklarına el koyma şansı tabii ki büyük toprak sahiplerine ve toprak ağalarına düşmüştür. Küçük köylü kendine yetecek kadar tahılı genellikle mülkiyeti kendine ait toprağında üretiyordu. Büyük tarımsal çiftlikler ve dolayısıyla kır proletaryasının gelişimi ancak bölgesel kalmıştır. Büyük toprak sahipleri ve ağalar bile genellikle topraklarını ortakçılık (yarıcılık) usulüyle ve küçük ölçeklere bölerek işliyordu. Dolayısıyla anılan dönem de kentleşme oranı çok düşük kalmıştır. Küçük köylü pazara dâhil olmak gereğini hissetmiyor, kendi üretimiyle kendine yetebiliyordu. Öşür’ün kaldırılması ve yerine parasal vergilendirmenin başlatılması büyük toprak ağalarına sağladığı olanakların yanı sıra küçük köylüyü de kapitalist pazarlara eklemlemenin bir boyutu olması itibari ile de önemlidir. Türkiye tarımsal üretiminin yapısı, onu özellikle Latin Amerika ülkelerinden ayıran çok önemli bir özellik olarak ortaya çıkmaktadır. Latin Amerika’da tarımsal ihraç ürünleri büyük tarımsal plantasyonlarda ve mülksüzleştirilmiş kır proletaryasının emek gücüyle üretilmekteydi. Dolayısıyla anılan ülkelerde köylülüğün de büyük toprak sahiplerinin de siyasal düzlemdeki etkinlikleri Türkiye’dekilerden çok daha yoğundur. Türkiye kırlarının bu yapısı ciddi değişiklikler yaşasa da küçük mülkiyete dayalı üretim hala oldukça yaygındır. Gerçekliğimizin bu boyutu Demokratik Halk Devrimi tezlerimizin önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. (bkz. Mehmet Yılmazer, “Devrimci Demokrasiden Sosyalizme-TDKP ve EKİM Eleştirisi”,  Yol, Sayı:1, Mart 91)

Yine bu dönemde çıkartılan Teşvik-i Sanayi Kanunu (1927) İttihat ve Terakki döneminde çıkartılan yasanın aynısıdır. Yapılacak yatırımlara büyük devlet desteği sağlanmaktadır. Bununla amaçlanan hiç değilse tüketim mallarını üreten bir yerli sanayinin yaratılması isteğidir. Çok küçük ölçekli işletmeler bile bu destekten yararlandırılacaktır. Devlet, üzerinde fabrika kurulmak istenen alanı kamulaştırarak karşılıksız olarak yatırımcıya hibe etmeyi üstlenmiş, yerli malı ürünlerin kullanılması için türlü teşvikler hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Fakat bu yönelim ciddi bir karşılık bulamamış, asalak ticaret burjuvazisi yatırım yapmaktan kaçmıştır.

“Kemalist Devrimler” adı verilen üst yapısal değişimler de Avrupa kapitalizmiyle entegre olmaktan başka bir amaç taşımamaktadır. Emperyalizm ile göbekten bağı bulunan komprador burjuvazi ve büyük toprak sahipleri halkın tüketim normlarının Avrupa ürünleri üzerinden şekillenebilmesi ve yapısal bir benzeşme yaratabilmek için “modern” Avrupa kültürünü ve yapılarını toplumun üzerine boca etmiştir! Bizim gibi geç kapitalistleşen ülkelerde bu tarz bir modernleşme yaygın olarak dayatılmış ve emperyalizme daha fazla köleleşmeden başka ciddi bir sonuç yaratmamıştır. Bu yüzden özellikle kapitalizmin gelişmesi ile hızla mülksüzleştirilen zanaatçı, küçük toprak sahibi gibi unsurlar siyasi tercihlerini daha çok “gerici” ve batı düşmanı bir hatta tanımlamışlardır. Bu tepki özellikle 1960-80 arası süreçte devrimci harekete de örgütlenmiş ve kendi ifadesini içerideki egemenleri göremeyen, bütün düşmanları dışarıda arayan bir anti-emperyalizm noktasında yaratmıştır. (Bkz. Hikmet Kıvılcımlı’nın “DEVRİM ZORLAMASI-DEMOKRATİK ZORTLAMA” adlı eseri. Bu biçimin ve hattın günümüzdeki en büyük mirasçısı şoven AYDINLIK çevresidir. Bu adamlar her taşın altında ABD emperyalizmi arar, gözlerinin önündeki bağlı deve finans oligarşisini görmezden gelirler.)

  1. 1930-1946 Arası Dönem

Cumhuriyet’in ilk yılları tarımsal ihracata dayalı bir kalkınma modeline dayanır. Dünya piyasalarında tarım fiyatlarının artışı böyle bir modelin işlemesinin olanaklarını sağlayabilmiştir. Bu dönemin kapanışı ise bütün dünya emperyalist metropollerini derinden sarsan 1929 büyük buhranı ile gerçekleşir. 1929 birçok iktisadi göstergenin çok radikal bir değişim gösterdiği yıldır. Örneğin Türkiye’nin toplam ithalatı 1929 yılında 123.6 milyon dolar iken 1930 yılında 69.5 milyon dolara geriler. Aynı yıllarda ihracat miktarı ise sırasıyla 71.4 milyon dolar ve 60.2 milyon dolar olmuştur. Dünya piyasalarında tarım ürünlerinin fiyatlarının düşüşü ihracat gelirlerini oldukça azaltmıştır. Bu değişiklik temel tüketim mallarında bile dışa bağımlı ve ithalat bağımlısı bir ülke için çok vahim sonuçlar yaratmıştır. Dış ticaret faaliyetleri ciddi bir darbe yemiş, büyük toprak sahiplerinin elindeki tarımsal ürünlere talep azalmış ve tüketim malları konusunda ciddi bir arz eksikliği, kıtlık baş göstermiştir. Anılan yıllarda Türkiye un, şeker ve dokuma gibi en temel metaları bile ithal etmek zorunda idi. Ticaret sermayesinin sanayi yatırımlarına yönelmeyişinin yarattığı olumsuzluklar şimdi çok daha ciddi sorunlar yaratmaktaydı.

İşte devletçilik meselesi tam da bu noktada ortaya çıkacaktır. Yukarıda sayılan faktörler ülke ekonomisinin bazı sektörlerinin yeniden yapılanmasını zorunlu kılmaktadır. Kurulacak temel tüketim maddeleri üreten hafif sanayi, ürünleri ellerinde kalan toprak sahiplerine talep yaratacak, durağanlaşan ticari faaliyetleri yeniden canlandıracak ve ülkede temel tüketim mallarına olan talebi karşılayabilecekti. Fakat asalak ticari burjuvazi krizin şokunu üzerinden atamamıştı. Şimdiye kadar ciddi bir biçimde hiç yönelmediği bir üretim alanına girebilecek cüreti de yoktu açıkçası. O zaman bu işi yapmak da devlete düştü. Kemalizm’i sosyalizm gibi göstermeye çalışan kalpazanların ellerindeki en büyük koz olan devletçiliğin içyüzü işte budur. Kemalizm’e bakarak, taşıdığı devletçi karakter nedeniyle onu sosyalizme yakın gören ve dolayısıyla Kemalist Devrim’i küçük burjuvaziye yaptırtan MDD ve Cephe geleneğinin kafasını karıştıran nokta da budur. Hâlbuki bu devletçilik, bağımlı Türkiye kapitalizminin içine düştüğü bu kriz momentinden çıkmasını sağlayacak bir ihtiyacın ötesinde bir şey ifade etmemekteydi.

Girişilen sanayileşme faaliyeti öncelik yerli hammadde kullanan (Çünkü kapitalist metropollerdeki üretim kapasitesi çok düştüğünden ithal girdi kullanabilmek mümkün olmadığı gibi ihracat azaldığından bunu karşılayabilecek döviz birikimi de yoktu. Aynı zamanda 1929 Osmanlı borçlarının da yeniden geri ödenmeye başladığı yıldı. Zaten devletçilik politikalarının en önemli gerekçelerinden biri de, yukarıda da söylendiği gibi, elde kalan tarımsal ürünlere talep yaratabilmekti.) ve tüketim mallarında ithal ikamesine giden sanayilere verildi. Devlet özel kesimin zaten karlı bir biçimde faaliyet yürüttüğü alanlara girmek ihtiyacı hissetmemiştir. Bu dönemde kurulan sanayi işletmelerinin %44 gibi bir bölümü tarıma dayalı sanayi ve %23’ü de dokuma sanayisinde toplanmıştır.

Bu yıllar ayrıca yerli finans-kapitalin oluşumu ile de karakterize edilebilir. Türkiye kapitalizmi rekabetçi aşamayı pas geçmiş ve doğrudan tekelcileşmiştir. “Türkiye devletçilikle ‘sınıfsız-imtiyazsız’ bir toplum biçimine, yani sosyalizme gitmemiştir. Tam tersine en azgın sömürücü sistem olan devlet kapitalizmi yolundan finans-kapitalizme gitmiştir.” (Hikmet Kıvılcımlı) Yine Kıvılcımlı’dan yararlanarak finans-kapitalin niteliğini kısaca hatırlayalım: “A. Finans-kapital yalnız sanayi ile banka sermayesi değil, ilkin kapitalist sınıfının 1- Bütün zümreleri içinden, 2- En kodamanlarının kaynaşmasıdır. Kapitalist sınıfın her zümresinden finans-kapitalist çıkar; ama o zümrelerin bütün hepsi değil, en kodaman kişileri seçilerek finans-kapitalist kesilirler. İş bu kadarla da kalmaz. B. Kapitalizmde egemen sınıf bir değil, ikidir. Kapitalist sınıf da büyük emlak sahipleri sınıfı da üst sınıftırlar. Finans-kapital, yalnız kapitalist sınıfın değil: Büyük emlak sahipleri sınıfının da en kodamanlarının bankalar tapınağında kaynaşmasından türemiştir.” Tekelci aşamaya sıçramış bir kapitalist toplumda artık bütün burjuvazinin ya da bunun ticaret, sanayi vs. gibi herhangi bir kolunun hâkimiyetinden bahsedilemez. Egemen olan yukarıdaki alıntıda anlatılan biçimde sentezleşen farklı bir sermaye biçimidir. Emperyalist, tekelci dönem bu anlamıyla rekabetçi dönemden kalın çizgilerle ayrılır. “Emperyalizmin ekonomik temeli finans-kapital, sosyal üst yapısı ise finans oligarşisidir. Ve bunlar ‘gelişmemiş’ bir ülkede de pekâlâ bulunabilir.” (Hikmet Kıvılcımlı)

Finans-kapital oluşumunda bu yıllarda hızla gelişen İş Bankası çok ciddi bir misyon üstlenir. Birçok sektörün subaşı bu banka tarafından tutulur. Devletin yarattığı olanakları çok iyi kullanan İş Bankası hızla devleşir. Küçük küçük servetleri biriktirerek bunları finans kapitalin hizmetine sunar. 1933 yılında toplam banka mevduatlarının %34’ünü elinde bulunduran banka şeker üretimini, dokumacılık, kerestecilik, sigortacılık sektörlerini tamamıyla kontrol ettiği gibi kükürt, telsiz, telefon, kibrit tekellerini de elinde bulundurur. Hikmet Kıvılcımlı 1935 yılında şunları yazıyor: “36’sı banka, 27’si sanayi şirketi olmak üzere 63 şirket, tamamı 133 şirket kapitali olan 156 milyondan 119 milyonunu elinde bulunduruyordu. Milli şirketlerin sayıca üçte birini (%38), kapitalce dörtte üçünü (%75) teşkil eden bu teşebbüsler kaç kişinin idaresinde idiler? Şirketlerin müessis, meclisi idare azası, murahhas aza, murakıp müdür gibi bütün şahıslarını topladık: Bunlar topyekûn 444’ü Türk ve 181’i gayri Türk olmak üzere 625 kişicik çıktı. Demek tekmil Türkiye’de finans-kapital ve dolayısıyla ekonomi politik bu beş altı yüz kişinin tekelindedir.”  Memurların aylıklarından kesintilerle ve hatta muhtarlıklardan alınan paylarla sermayesi geliştirilen Ziraat Bankası ise rejimin kırlardaki ekonomik ilişkileri yeniden üretmesinde önemli rol oynadı.

1936’da çıkartılan İş Kanunu, ki Mussolini İtalyası’ndan neredeyse aynen kopya edilmiştir, nicelik olarak büyüyen işçi sınıfının önünü kesmek üzere tasarlanmıştır. Sendika kurma, grev yapma hakları bir kez daha yasadışı ilan edilmiştir. Haftalık çalışma süresi 48 saat olarak benimsenmiştir. İş uyuşmazlıklarının çözümünde “zorunlu hakem” düzenlemesi öngörülüyordu. Bu dönem TKP’nin ciddi bir etkinlik gösteremediği bir dönemdir.

Adı geçen dönemde sanayi alanında ciddi ilerlemeler kaydedilmiştir. 73 yıllık Türkiye tarihinin en hızlı sınai büyüme oranına ulaşılan yıllar bu dönemdedir. Örneğin dokuma alanında yerli üretim, talebin %80’ini karşılayacak bir düzeye ulaşmıştır. Şeker üretimi ithalata gereksinim bırakmayacak bir düzeye ulaşabilmişti. Çimento üretimi 1927’de 14.4 bin tondan 1935’de 220 bin tona kadar yükselmiştir.

Özetlemek gerekirse anılan dönem Türkiye kapitalizminin ilk ciddi sanayileşme sürecidir. Özel sermayenin asalak ve pısırık karakteri bu görevi devlet sermayesinin üzerine yüklemiştir. Düzenin kendini yeniden üretebilmesi için bu tarz bir yapılanma gerekmekteydi. Finans-kapitalin oluşumu ve özellikle savaş yıllarında türlü faaliyetlerle hızla palazlanması bu dönemin diğer bir ana özelliğidir. Savaş sonrasında dünya kapitalizminin yeni bir genişleme ve yapılanma sürecine girmiş olması Türkiye kapitalizmini de belirlemiş, devletçi politikalar yoğunluğunu kaybetmiştir. Yine bu dönemde hayata geçirilen Varlık Vergisi uygulaması esas olarak gayri Müslim sermayenin tasfiyesi sürecine bir nokta koymuş, Yahudi, Rum sermayedarların çok büyük bir kısmı mülksüzleşerek yurtdışına kaçmışlardır. Tekelleşme ve devlet eliyle palazlanma son hızla sürdürülmektedir.

ÇOK PARTİLİ REJİME GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI (1946-1960)

II. Dünya Savaşı Sovyetler Birliği ve Batı İttifakı tarafından Almanya’nın mağlup edilmesiyle sonuçlanınca dünya üzerinde iki büyük kamp ortaya çıktı: Sovyetler Birliği liderliğinde Sosyalist Blok ve ABD liderlindeki kapitalist Batı kampı. Bu dünya tablosu içerisinde Türkiye tercihini Batı kampı içinde yer almak yönünde yaptı. Böylece 1930’lu yıllarda görece özerk bir dış politikaya sahip olan Türkiye, 1945’ten sonra ABD’nin bölgesel politikalarına göbekten bağlandı.

Batı kampı içinde yer alan Türkiye, siyasi rejimini de Batılı ülkelere göre düzenleme ihtiyacı duydu. 1946 yılında çok partili rejime geçilmesinde bunun etkisi olmuştur. Ama çok partili rejime geçiş salt bu dış faktörle açıklanamaz. 1945 yılında CHP içinde meclise sunulan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu nedeniyle ciddi bir tartışma yaşanmıştı. Kanunun 17. maddesinde büyük toprak sahiplerinin topraklarının bir kısmının kamulaştırılarak topraksız köylülere dağıtılması öngörülüyordu. Aydınlı bir toprak ağası olan Aydın Menderes ve çevresindekiler bu kanuna şiddetle karşı çıktılar. Bu kanun hiçbir zaman uygulanmamış olsa bile kimi büyük toprak sahiplerinin CHP’den uzaklaşmasına yol açtı. Ayrıca savaş koşullarında daha da palazlanan Türk burjuvazisi artık CHP’nin bürokratik denetiminden sıyrılarak siyasi iktidarda daha fazla söz sahibi olmak istiyordu. Bu tabloya bir de savaş yıllarında derin bir yoksulluğa sürüklenen geniş halk kesimlerinin rejime karşı artan memnuniyetsizliğini de eklemek gerekir. İsmet İnönü bu tablo karşısında sistemin sibobu olacak, rejime sadık bir muhalif partinin örgütlenmesinin gerekliliğine ikna oldu. Çok partili hayata geçişin ilanının ardından Celal Bayar’ın başkanlığında Demokrat Parti (DP) kuruldu.

II. Dünya Savaşı’nın ardından kapitalist dünyanın liderliği İngiltere’den ABD’ye geçmişti. Artık dünyanın süper gücü (baş emperyalist diye de okunabilir) olan ABD’nin başlıca hedefi ise komünizmin yayılmasını engellemekti. Savaş’ın ardından sosyalist sistem Doğu Avrupa’yı da kapsayarak geniş bir coğrafyaya yayılmış durumdaydı. Fransa, İtalya, Yunanistan gibi ülkelerde komünistlerin iktidara gelme ihtimali vardı.

ABD yönetimi bu gelişmeler karşısında antikomünist politikalara hız verdi. Bu politikanın bir gereği olarak Avrupa’ya büyük çapta ABD sermayesi aktarıldı, savaşta tahrip olan altyapı yeniden inşa edildi. Ayrıca Sovyetler Birliği’ne karşı askeri bir güç olarak Kuzey Atlantik Paktı (NATO) kuruldu. Öte yandan Batı Avrupa ülkelerinde Gladio olarak adlandırılan ve çoğunlukla eski faşist kadroların istihdam edildiği gizli örgütler oluşturuldu.

Kapitalist dünyanın yeni lideri ABD, bir yandan da 1929’dakine benzer büyük krizlerin önüne geçebilmek için uluslararası kapitalist ekonomiyi düzenleyen yeni kurallar getirdi. IMF ve Dünya Bankası gibi örgütler bu dönemde kuruldu.

ABD’nin savaş sonrasındaki sermaye yardımlarından Türkiye’de payına düşeni aldı. Türkiye’ye gelen Amerikan yardımının en görünür kısmı, traktör sayısındaki hızlı artıştı. Traktörlerin gelişi tarımsal üretimde hızlı bir artışa yol açtı.

Daha az görünür olan ama kesinlikle daha az önemli olmayan başka bir yardımsa 2. Dünya Savaşı’ndan arta kalan Amerikan silahlarının hibe edilmesiydi. Bu yıllardan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri bütünüyle ABD savaş teknolojisine bağımlı hale geldi.

1946, tıpkı 1908’de olduğu gibi demokrasi rüzgârlarının estiği bir yıldı. Öyle ki çok partili yaşamın başlamış olduğuna güvenilerek Türkiye’de iki sosyalist parti kurulmuştu. Birisi 1930’lı yılların sonunda dağılan TKP’nin genel sekreteri Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye Emekçi Köylü Sosyalist Partisi diğer ise Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun kuruduğu Türkiye Sosyalist Partisi idi. Bir yandan da bu partilerle ilişkili sendikalar kurulmaya başlanmıştı. Özellikle İstanbul’da işçilerin bu parti ve sendikalarda örgütlenmeye başlaması CHP yönetimini ciddi şekilde rahatsız etti. Altı ay geçmeden her iki parti ve tüm sendikalar kapatıldı. Parti yöneticileri tutuklandı. Yeni rejimde birden fazla partiye yer vardı belki, ama rejime sadakatlerinde en ufak bir şüphe olmaması kaydıyla.

Böylece yukardan bahşedilen “demokrasinin” kırmızı çizgileri herkese hatırlatılmış oldu. Üstelik ABD’nin dünya genelinde yürüttüğü antikomünist politikayla da tam bir uyum sağlanmış oluyordu. Bu şartlar altında gidilen 1946 seçimlerini CHP kazandı, DP ise henüz kurulmuş bir parti olduğu halde 62 milletvekili çıkarabildi. Ancak oylamanın açık, sayımın gizli yapıldığı bu seçimin sonucu oldukça şaibelidir.

CHP yönetimi, güdümlü ve zayıf bir muhalefet olacağını bekledikleri DP’nin halkın geniş kesimlerinden destek almaya başladığını görünce ani bir politika değişikliğine gitti. İlk imam hatip okullarını bu dönemde CHP açtı. Okullarda zorunlu din eğitimi başlatıldı. Sağ kesimden ve toprak ağalarından ciddi eleştiri alan Köy Enstitüleri projesinden geri adım atıldı. Yine 1945’de çok tartışma yaratan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 17. maddesi kaldırıldı.

Ancak tüm bu hızlı değişiklikler CHP’nin oylarındaki düşüşü engelleyemedi. Gizli oy açık sayım esasıyla yapılan ilk seçim olan 1950 seçimlerini DP kazandı. Böylece 27 yıllık CHP iktidarı sona erdi. Seçim sonuçlarını hazmedemeyen bazı generaller İnönü’ye darbe yapma teklifi götürdüler, ama İnönü bunu kabul etmedi.

DP’yi kuranlar, Kemalist elitin içinden çıkan kişilerdi. CHP’ye göre daha liberal bir eğilimi ve yeni gelişen burjuvazinin çıkarlarını temsil ediyorlardı. Tek parti döneminin bürokratik baskılarından ve yoksulluktan bunalan geniş halk kesimleri de DP’yi desteklemişti.

“Yeter söz milletin” sloganıyla iktidara gelen DP, sol hareket üzerindeki baskı kurmak konusunda CHP’den geri kalmayacağını kısa sürede gösterdi. 1951 yılında yeniden toparlanmaya çalışan TKP üyeleri geniş çaplı bir operasyonla tutuklandı. Sol aydınlar üzerinde sürekli baskı kuruldu. 1954 yılında Hikmet Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi de 1957 seçimlerindeki propaganda faaliyetleri nedeniyle kapatıldı.

1950’li yılların ilk yarısında Türkiye ekonomisi görece olumlu bir seyir izledi. Amerika’nın desteği ile tarımda makineleşmenin gerçekleşmesi, tarım ürünlerinde ciddi bir artış sağladı. Dünya’da tarım ürünlerinin fiyatlarının görece yüksek olduğu bu yıllarda, bir tarım ihracatçısı olan Türkiye’nin gelirinde kayda değer bir artış yaşandı. Başbakan Menderes Türkiye’deki seçmen kitlesinin büyük çoğunluğunu oluşturan köylü nüfusu memnun etmek için taban fiyatlarını yüksek tuttu, devlet tarım ofisleri çiftçilerden yüksek fiyattan alımlar yaptı. Menderes iktidarının son yıllarına kadar köylüyü hoşnut tutma politikasını sürdürecektir. Ancak tarım gelirlerinin azaldığı bir dönemde sürdürülen bu popülist politikanın bedeli enflasyon ve artan bütçe açıkları olacaktır.

DP yönetimi din konusunda da CHP’ye göre çok daha esnek bir tutum gösterdi. 1932 yılından itibaren başlatılan Türkçe ezan uygulamasına son vererek yeniden Arapça ezana dönüldü. Dinle ve geleneklerle daha barışık bir parti izlenimi vermeyi başardı.

DP döneminin altı çizilmesi gereken bir yönü de karayollarının yapımına hız verilmesi ve köyden kente göçün teşvik edilmesidir. 1950’li yıllarda tarımdaki gelişmeye paralel olarak sanayileşme ve kentleşme de hız kazandı. Daha iyi bir yaşam umuduyla yüz binlerce insan büyük kentlere akın etmeye başladı. Yapılan karayolları ağı sayesinde kapitalist pazar ilişkileri kırlara da yayılmaya başladı.

Bu yıllarda DP hükümetinin Türkiye’nin önüne koyduğu model Amerika idi. “Küçük Amerika” olma hayali kuruluyordu. Bu süreçte ABD ile askeri ilişkiler de sıkılaştırıldı. Türkiye 1952 yılında NATO’ya kabul edilmek için Kore’ye asker gönderdi. 5 bin Türk askerinin hayatını kaybettiği bu savaşın ardından Türkiye NATO’ya kabul edildi. ABD ile yapılan ikili anlaşmalar sonucunda Türkiye topraklarında onlarca ABD üssü inşa edildi.

1950’li yılların sonuna doğru hayat pahalılığının artması nedeniyle kentlerde DP’ye verilen destek azalmaya başladı. Muhalefetin artan eleştirileri karşısında DP yönetiminin tavrı baskı ve yasaklamaları arttırmak oldu. 1960 yılına gelindiğinde aydınlar, bürokrasi, sanayiciler ve işçilerin önemli bir kısmı DP’yi karşısına almaya başlamıştı. Menderes ekonomik dar boğazı aşmak için ABD’den istediği kredileri alamayınca SSCB’ye bile başvurmuş, bu durum ABD’yi oldukça rahatsız etmişti. Nisan 1960’da üniversite öğrencilerinin düzenlediği protesto yürüyüşlerine polis sert bir şekilde müdahale etmiş ve bir öğrenci öldürülmüştü. Artan siyasi gerilim ortamında 27 Mayıs günü gerçekleşen askeri darbe ile DP iktidarı sona erdi.

Aslında bu dönemi salt DP ile doğrudan ilişkilendirmek çok anlamlı olmayacağı gibi Kemalistlerin ve Kemalist sosyalistlerin (özellikle MDD geleneği takipçileri) ideolojilerine tutsak olmak anlamına da gelebilecektir. Onlar devletçiliği kapitalizm ile sosyalizm arasında bir nokta, yani görece “iyi” bir şey olarak gördükleri ve daha sonraki bütün kötüleşmeleri DP iktidarlarının sorumluluğunda gördükleri için analizi bu eksene oturtmaya çalışırlar. Oysaki devletçiliğin terk edilmesine yönelik adımlar daha CHP hükümetleri döneminde atılmıştır. Dolayısıyla böyle bir ayrım tamamen suni olmaktadır. Bu süreçlerin asıl belirleyicisi DP-CHP kör dövüşü değil, savaş sonrasında hızla genişleyen emperyalist kampın ihtiyaçlarıdır.

Kuşkusuz II. Emperyalistlerarası Paylaşım Savaşı’ndan en karlı çıkan ülke ABD’dir. Fiziki olarak savaşın dışında kalan bu ülke, güvenli ortamıyla dünyanın dört bir yanından kaçan sermayeleri bağrında toplayabilmiş, bozulmayan üretimiyle dünya taleplerini karşılayarak ihracat patlaması gerçekleştirmiş, Avrupa ülkelerinin savaş harcamalarını finanse ederek dünyanın çok büyük bir kısmını mali olarak kendisine muhtaç kılmış ve savaş sanayisinde gerçekleştirdiği dev atılımlarla da bir süper güç haline gelmeyi başarmıştır. Diğer tarafta sosyalist kamp genişleyerek etki alanını geliştirmesine rağmen savaş süresince her yönden çok fazla zarar gören Sovyetler Birliği’nin devrimci atılımı bir adım öteye sıçratacak gücü kalmamıştı ve kendi yeniden yapılanma süreci üzerinde yoğunlaşmıştı. Öte yanda ABD aşırı palazlanmış haliyle dünyanın dört bir yanına el atarak yeni etki alanları yaratmaya, buraları kendine göre yeniden şekillendirmeye başladı. Emperyalizmin bu yayılma süreci, emperyalist kampta konumlanan Türkiye’yi etkilememesi mümkün değildi.

Bu etkilenmenin ilk belirtisi 7 Eylül kararları diye bilinen, 1946 yılında gerçekleşen devalüasyon ve dış ticareti serbestleştirme atılımıydı. ABD’nin dünya finans-kapitali önderliğini tescilleyen Bretton Woods anlaşmasının kararlarına uymak için gerçekleştirilen bir düzenleme idi bu. Türkiye, 1947 yılında IMF üyeliğine kabul edilmiştir. Sırtını ABD’ye dayayan ve bu yeni yükselen gücün gözlerini kamaştırdığı finans-kapital o zamana kadar sırtını dayamak zorunda kaldığı devlet sınıflarından kopuşabilme hayalleri görerek çok partililiğe ve bir hükümet değişimine yöneldi. Aydınlı bir büyük toprak sahibi Adnan Menderes ve İş Bankası eski Genel Müdürü Celal Bayar önderliğinde bir grup CHP’den kopuşarak DP’yi kurdular. Bu bir anlamıyla savaş sırasında iyice palazlanan ve ABD’nin desteğiyle özgüveni artan finans oligarşisinin, devlet sınıflarını toplumsal artıktan ve siyasi iktidardan mahrum etme çabaları olarak yorumlanabilir.

Yeni dönemin öncelikleri aynı 1923-30 arasında olduğu gibi tarımsal ihracat ekseninde şekillenmekteydi. Kırlar tamamıyla dünya kapitalizmine entegre edilmeye çalışılacaktı. Dolayısıyla yatırım öncelikleri ulaşım ve haberleşme üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Tarımsal teknoloji kullanımının artırılması da gündeme alınmıştı. Şurası açıktır; finans-kapital tefeci-bezirgân geçmişinden bir türlü kopuşamamakta, sanayi faaliyetlerinden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmaktadır. Asalak karakter egemendir. Ticaret, spekülasyon ve vurgunculuk “baba mesleği” gibi görülmektedir.

Bu dönemde tasarlanan yatırımların esas finansal kaynağı dış borçlanma olacaktır. ABD, elinde biriken dev finansmanı savaş sonrasında çok düşük faizlerle kullandırarak, bağımlı ekonomileri “eroin bağımlılığı” gibi dış borca muhtaç hale getirmeyi başarmıştır. Böylece hem mali sermayesini değerlendirecek hem de ihraç ürünlerine talep yaratmış olacaktı. O dönemde çok fazla önem atfedilen Marshall yardımlarıyla esas amaçlanan bunlardı. Türkiye, 1948 yılında yardım programına dâhil edilerek OEEC’ye (bugünkü OECD) üye yapılmıştır. Görüldüğü gibi bu dönemin ana yönelimlerini ilk ve en önemli adımları CHP iktidarı dönemlerinde gerçekleşmiştir.

1950’lerin ilk yılları dev altyapı yatırımlarıyla tanımlanabilir. Kırların hızla kapitalizme açılabilmesi için ne gerekiyorsa yapılır. Traktör sayısı hızla artar. 1945’te 1156 olan traktör sayısı 1950’de 16585, 1957’de ise 44144’e ulaşmıştır. İşlenen toprak miktarı da neredeyse %100 artış göstermiştir. Özellikle Kore Savaşı yıllarında tarım ürünlerinin fiyatlarının dünya piyasalarında hızlı bir artış göstermesi ihracat gelirlerinde hızlı bir artış yaratmıştır. Buna karşılık ithalatta da patlama gerçekleşmiştir.

Fakat yolun sonu çabuk görülür: “Kore Savaşı’nın son bulması Türkiye’nin ihraç ürünlerine olan talep artışına son verirken, savaş boyunca tarımsal ürünleri stok eden ABD ve diğer ülkelerin bu stoklarını eritmeye başlamaları, ilk elde Türkiye’nin ihracat gelirlerinin düşmesine sebep olmuştur. Bu arada ekilebilir alanların sınırlarına varılmış olması da 1950’lerin ilk yıllarında yaşanan hızlı büyüme döneminin sona ermesi anlamına gelmiştir. İthalat harcamaları artarken ihracat gelirlerinin düşmeye başlamasının yarattığı döviz darboğazı ortamı, ithalatta liberasyon politikasına son verilmesini gerektirmiş ve böylece Türkiye 1953 yılı sonundan itibaren yeniden gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları içeren korumacı önlemlere başvurmaya başlamıştır.” (Haldun Gülalp) İhracatın daralması bir anlamıyla döviz kaynaklarının kuruması ve gelişmenin tıkandığı bir noktaya gelinmiştir. Borç geri ödemeleri için finansman yaratmakta zorlanılmaya başlandı. Ayrıca özellikle savaş sonrasında metropollerde hızla gelişen tarımsal teknolojiler anılan bölgelerde tarımsal verimliliği oldukça artırmış, bunların bağımlı ülkelerden tarımsal ürün ihracatları da gereksizleşmeye başlamıştır.

Sürekli olarak bozulan ekonomik dengeler ve yüksek enflasyon halk içinde de ciddi rahatsızlık yaratmaktaydı. 1946’nın görece demokratik ara döneminde kurulan sosyalist partiler ve sendikalar kısa bir süre sonra kapatılmıştı. 1951’de de yeniden etkinlik kazanmaya başlayan TKP çok büyük bir operasyonla yeniden inmelendirilmiştir.

İhracat gelirlerinin azalması ithalat olanaklarım kısıtlamış, bazı ürünlerin yurtiçinde üretilerek satılabilmesini sağlayacak bir talep ortaya çıktı. Bu durum, emperyalist ülkelerin hızla ilerleyen teknolojileri dolayısıyla çevre ülkelere kaydırmak niyetinde bulundukları bazı üretim biçimlerinin varlığı ve özellikle Kore Savaşı’nın son günlerinde artık iyice palazlanmış olan finans-kapital yönelecek yeni alanlar arıyor olması faktörleriyle bir araya gelince ithal ikameci dönemin olgunlaşmasını sağlayacak şartlar belirmiş oluyordu. Kırların özellikle belli alanlarda hızla kapitalistleşmesi ve buralarda gereksizleşen emek gücünün hızla büyük şehirlere yığılması da belli düzeyde bir sanayileşme atılımı için önemli bir destek sağlamaktaydı.

1954 yılında çıkarılan kararname ile dış ticaret üzerinde devlet kontrolü yoğunlaştırıldı. 1952 ve 53’te 550 milyon dolar dolayında olan ithalat 1958 yılında 315 milyon dolar düzeyine gerilemişti. Aynı zamanda ithalat içerisinde tüketim mallarının payı da hızla azalmakta, yatırım ve ara mallarının payı da hızla artmaktadır. Ayrıca planlı ekonomiye geçiş için belli yönelimler de gerçekleştirilmektedir. Zaten dünya emperyalizminin akıl hocaları IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar da Türkiye’ye planlı ekonomiye yönelmesi gerektiği noktasında talimatlar vermekteydi.

Böylece Türkiye kapitalizmi ciddi bir yapısal dönüşüm noktasına ulaşmış bulunuyordu. Savaş sonrasında hızla palazlanan finans-kapitalin devlet sınıflarından bağımsızlaşarak yönetme taktiği geri düşmüştü. Yüksek enflasyon, üst üste gelen devalüasyonlar özellikle ordu içerisinde ciddi bir rahatsızlık yaratmaktaydı. Bu durum, finans-kapitalin belli bir kesiminin de var olan siyasi önderliğin bu biçimiyle yapısal dönüşümü gerçekleştirecek bir yapıya sahip olmadığına ikna olması durumuyla birleşince ordu kılıcını attı. Bu darbeyi diğerlerinden ayırt eden en önemli özellik, darbeyi yapanların ordunun daha çok orta kademelerinden oluşan bir grup olmasıydı. Ordu gençliği, o döneme kadar ki geleneğine uyarak işler kötü gittiğinde ortama ağırlığını koydu. Fakat son kertede, “halk adına” davranma niyetinde olan bu bir grup subay, finans-kapitalin türlü manevralarıyla, Türkiye kapitalizminin ihtiyacı olan bir yapısal dönüşümü gerçekleştirmenin aracı oldu. Türkiye kapitalizmi, ihracata dayalı bir birikim modelinden ayrışarak ithal ikameciliğe yöneldi. (27 Mayıs İhtilali’nin ve cuntanın türlü manevralarla finans-kapital güdümüne sokulmasının ayrıntılı bir değerlendirmesini görmek için bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 27 Mayıs Yön’ün Yönü Devletçiliğimiz)

1960-1980 DÖNEMİ

Cumhuriyet sonrası Türkiye tarihi açısından baktığımızda, 27 Mayıs darbesi siyasete askeri müdahalelerin miladı olarak görülebilir. Yalnız 27 Mayıs’ın kendisinden sonraki askeri müdahalelerden önemli bir farkı da vardı. 27 Mayıs ordu hiyerarşisi içerisinde değil çoğu yüzbaşı seviyesindeki genç subayların öncülüğünde organize edilmişti. Cuntayı örgütleyen subaylar arasında Alparslan Türkeş gibi faşist ideolojiyi benimsemiş olanlar olduğu gibi, sosyal demokrat fikirlere yakın olanlar da vardı. Subaylar iktidarı aldıklarında kafalarında bir programları yoktu, bu nedenle İstanbul Üniversitesi’nden profesörleri çağırarak onlardan fikir aldılar. Askerler ve profesörler, Osmanlı devlet sistemindeki ilmiye ve seyfiye sınıflarının bir devamı niteliğindeydi. Bu iki kesimin kendilerini devletin sahibi olarak görmeleri ve işbirliği içinde olmaları Osmanlı’dan kalma bir gelenekti.

Profesörler öncelikle yeni bir anayasa taslağı hazırladılar. Temmuz 1961’de oylanan Anayasa yüzde 62 oyla kabul edildi. Görece demokratik özellikler taşıdığını söyleyebileceğimiz 1961 Anayasası’nın temel mantığı seçilmişlerin iktidarının sınırlandırılmasıydı. Bu nedenle Anayasa meclisin dışında bir de senato getirdi. Senatoya aday olabilmek için üniversite mezunu olmak ve 35 yaşını geçmek şartı konuldu. Ayrıca anayasa mahkemesi, yargı ve üniversite özerkliği gibi düzenlemelerle siyasi iktidarın gücünü sınırlandı.

Anayasa’nın en olumlu yönü sosyal devlet anlayışının ifade edilmesiydi. Ayrıca ifade özgürlüğünün önündeki engelleri de önemli ölçüde kaldırıyordu. Bu olumlu özelliklerinin karşısında yeni anayasada tanımlanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) askerin siyasetteki rolünü süreklileştiriyordu. Bugün hala önemli bir tartışma konusu olan askeri vesayet, bu anayasa ile kurumsallaşmıştır.

1960’lı yılların Türkiye’sine geçmeden önce dünyadaki gelişmeleri kısaca özetleyelim. 1960’lı yıllar dünyada sol rüzgârların estiği bir dönemdi. Çin ve Küba devrimleri, Vietnam Savaşı ve sömürge ülkelerde devam eden ulusal kurtuluş mücadeleleri tüm dünyada sol hareketlere güç katıyordu. 1960’ların sonunda bu dalgaya gençlik hareketlerinin de eklenmesiyle sol ideoloji dünya üzerinde güçlü bir hegemonya kurdu. Avrupa’da radikal gençlik hareketleri ve işçi eylemleri dikkat çekiyordu; Latin Amerika’da güçlü gerilla hareketleri ortaya çıkmıştı; Ortadoğu’da sosyalizmle milliyetçilik karışımı bir ideoloji olan Baasçılık önemli Arap ülkelerine iktidara gelmişti, Afrika’da ulusal kurtuluş mücadeleleri öne çıkıyordu. Emperyalist-kapitalist kampın lideri ABD’nin dünya politikasının eksenini gelişen bu özgürlükçü hareketleri bastırmak oluşturuyordu. Bu amaçla ABD yönetimi solun güçlendiği ülkelerin oligarşileri ile işbirliği yapıyor, gladio tarzı örgütlenmelerle sola karşı yıpratma savaşına giriyor ve askeri darbeleri teşvik ediyordu. Sosyalist Blok’un liderliğini yapan SSCB’nin ise dünya halklarının gözünde saygın bir konumu vardı.

Türkiye bu yıllarda ABD’nin sadık bir müttefiki durumundaydı. 27 Mayıs’ı gerçekleştiren subaylar NATO’ya ve ABD ile yapılan anlaşmalara bağlı olduklarını ilan etmişlerdi. Askeri darbe bu anlamda bir fark yaratmamıştı. Ancak iç politikada önemli değişimler oldu. DP kapatılınca onun mirasını Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi (AP) devraldı. 1965 yılında yüzde 53 oyla iktidara gelen AP, geçmişten çıkardığı derslerin ışığında öncelikle orduyla iyi geçinmeye çalıştı ve hiçbir zaman ABD çıkarlarına ters düşmemeye büyük önem gösterdi. Ispartalı bir köylü çocuğu olan Demirel köylülerin ve kentlerdeki gecekonduluların oylarıyla iktidara geldi, ama hükümette olduğu sürece büyük sermayenin çıkarlarına hizmet etti. Geniş halk kitlelerini elinde tutabilmek için bir yandan gecekondu affı ve tarım sübvansiyonları gibi popülist politikalara başvurdu, diğer yandan milliyetçilik ve anti-komünist ideolojinin bayraktarlığını yaptı.

CHP ise 1965’ten itibaren kendisini ortanın “solu olarak” tanımladı ama 1974’de Ecevit’in çıkışına kadar bürokratik imajını kırmayı başaramadı. CHP’yi destekleyen aydınlar ve üniversite öğrencileri partinin politikalarından tatmin olmayarak sosyalizm düşüncesine yaklaşmaya başladılar. Yeni anayasa sosyalist partilerin kuruluşuna ve sosyalizm propagandasına izin veriyordu. Ayrıca 1950’li yıllarda hızlanan sanayileşme kentlerde işçi sınıfının kayda değer bir niceliğe ulaşmasını sağlamış ve tüm kısıtlamalara rağmen sendikal mücadelede belli bir birikim yaratılmıştı. Bu koşullar altında 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi, dünyadaki sol dalganın da etkisiyle kısa sürede aydınlar ve öğrencilerin desteğini kazanmıştı. 1965 seçimlerinde yüzde 3’lük oyla 15 milletvekili çıkarmıştı. Meclisteki küçük grubuna rağmen oturumlardaki tartışmalara etkin katılımı ve anayasa mahkemesi yoluyla hükümetlerin aldığı kararları iptal ettirebilmesi sayesinde TİP, fiziksel gücünün ötesinde bir ideolojik ve siyasi etkiye sahip olmuştu.

Bu yıllarda çıkan çok sayıdaki dergi ve gazete de sosyalist fikirlerin yaygınlaşmasına önemli bir rol oynadı. Dünyadaki sol rüzgârların Türkiye’yi etkilememesi düşünülemezdi. 1960’ların sonuna gelindiğinde gençlik hareketi anti-emperyalist bir çizgide radikalleşmeye başlamış ve TİP’in parlamenter mücadelesinin dışında silahlı mücadele yöntemleri gündeme gelmişti. Gençlik hareketinin içinden çıkan kadrolar 1970 yılından itibaren silahlı mücadeleyi esas alan devrimci örgütler kurmaya başladılar.

Gençlik hareketinin yanı sıra işçi ve köylü mücadeleleri de yükselmeye başladı. 1963 yılında grev ve toplu sözleşme hakkının kazanılmasından sonra işçi direnişleri daha da artmaya başladı. Daha çok devlet sektöründe örgütlenen ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Türk İş Konfederasyonu’ndan ayrılan mücadeleci sendikacılar 1967 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu kurdular. DİSK’in kuruluşu işçi mücadelesine yeni bir ivme kattı. 1968 yılında işçi direnişleri fabrika işgalleri biçime büründü. AP hükümeti DİSK’i etkisizleştirmek için yeni bir sendika yasası taslağı hazırlaması üzerine 15 Haziran 1970 günü genel grev çağrısı yapıldı. İşçiler sendikacıların da kontrolünün dışında grevle yetinmeyerek İstanbul ve İzmit’te sayısı 100 bini aşan kitlesel yürüyüşler yaptılar. Devlet güçlerinin engellemekte aciz kaldığı yürüyüşler 16 Haziran günü de sürdü. Yer yer polisle çatışmaların yaşandığı yürüyüşlerde beş işçi yaşamını yitirdi. Olaylar ancak sıkıyönetim ilan edilerek bastırılabildi. 15-16 Haziran eylemleri, işçi sınıfının mücadele tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oldu. Daha çok ekonomik taleplerle sınırlı kalan işçi hareketi büyük bir hızla siyasallaşmaya başladı.

Öğrenci ve işçilerdeki hareketlenme 1969 yılından itibaren köylere de yayıldı. Ağa baskısına, tefeci ve tüccar sömürüsüne karşı toprak işgalleri ve üretici mitingleri yapıldı. Solcu öğretmenler ve üniversiteli gençler köylü eylemlerinin organizasyonunda önemli bir rol üstlendiler.

Türkiye’yi saran bu toplumsal uyanış karşısında ordu, büyük sermaye, ABD ve onların sözcüsü durumundaki AP hükümeti baskı ve yıldırma politikasına sarıldı. İşçilere ve gençliğe karşı polisin etkisiz kaldığı durumlarda askeri birlikler öne sürüldü. Bir yandan da sol hareketi sokaklarda boğacak bir güç olarak MHP denetiminde faşist gençlik organizasyonları oluşturuldu. Faşizan bir din anlayışı, ırkçılık ve antikomünizmle beyinleri doldurulmuş ve ellerine silah verilmiş olan ülkücü (önce komandolar olarak adlandırılıyorlardı) gençler yükselen sol hareketin karşısına düzenin bekçileri olarak dikildiler.

Ancak bu önlemler solun ve toplumsal hareketlerin önünü kesemedi. Devletin ve devlet destekli faşistlerin saldırılıları karşısında sol örgütler de silahlanmaya başladılar ve 1971 başında ilk silahlı eylemler başladı. Düzenin bekası açısından geriye tek bir seçenek kalmıştı, kendisini devletin gerçek sahibi olarak gören TSK’nın yönetime el koyması.

TSK’nın içi ise karışıktı. 1960 darbesinin ardından Milli Birlik Komitesini oluşturan subaylar arasında ayrışmalar yaşanmış, radikaller tasfiye edilmişlerdi. Parlamenter rejime dönüldüğünde DP ardılı partilerin gösterdiği seçim başarısı ordu içindeki rahatsızlıkları arttırmıştı. 1962 ve 1963 yıllarında Albay Talat Aydemir liderliğinde iki darbe girişimi daha oldu. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimlerin ardından Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam edildiler. Bu girişimlere öncülük yapan Aydemir ve Gürcan sol ideolojiden etkilenmiş, halkçı bir programı hayata geçirmeyi hedefleyen kişilerdi.

İdamlar ordunun alt tabakalarındaki cunta girişimlerine karşı ciddi bir gözdağı oldu. Generaller bir daha 27 Mayıs gibi hiyerarşi dışı bir hareketin yaşanmaması için olağanüstü bir dikkat gösteriyorlardı. Ancak 1971 başında ordu içerisinde hala yükselen sol ideolojiden etkilenmiş ve AP hükümetine devirmek üzere harekete geçmeye hazır genç subaylar vardı. Bu subayların 9 Mart günü gerçekleştirmeyi planladıkları hareket, bazı komutanların saf değiştirmesiyle önlendi. 12 Mart günü ise Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının yayınladıkları bir muhtıra ile AP hükümeti devrildi. İktidarı ele geçiren generaller öncelikle ordu içerisindeki sol eğilimli subayları tasfiye ettiler. Nisan ayında sola karşı “Balyoz harekâtı” başlatıldı. Yapılan operasyonlarda yeni kurulmuş olan devrimci örgütlerin yönetici kadroların tamamına yakını katledildi, 5 bin civarı öğrenci, aydın, sendikacı ve parti yöneticisi hapsedildi, siyasi partiler ve sol yayınlar kapatıldı. Askeri rejim sol hareketi ve toplumsal muhalefeti bütünüyle yok etmeyi amaçlamıştı. Ancak bunda başarılı olamadı. Ordunun kılıcıyla budanan toplumsal mücadele, askeri rejimin sona erdiği 1973 yılından itibaren, daha gür bir şekilde yeniden filizlenecekti.

1973 yılında yapılan seçimler CHP’nin zaferi ile sonuçlandı. Askeri rejim sırasında CHP’de lider değişikliği yaşanmış, İnönü’nün yerine genç lider Bülent Ecevit gelmişti. Halk arasında Karaoğlan olarak ünlenen Ecevit, CHP’yi bürokratik yapısından çıkararak daha halkçı ve dinamik bir karaktere kavuşturdu. Ayrıca 1973 yılında gerçekleşen Kıbrıs harekâtı Ecevit’in halk arasındaki itibarını daha da arttırdı. 1977 seçimlerinde CHP’nin oyları yüzde 41’e çıktı. CHP bu yıllarda yapılan seçimlerde birinci parti olarak çıksa da hükümet kurmada zorlandı. 1973 yılında Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki Milli Selamet Partisi (MSP) ile yaptığı koalisyon 1975 yılında bozuldu. Sağ partiler birleşerek Milliyetçi Cephe hükümetleri kurdular.

1970’li yıllar uluslararası ekonomik krizin etkilerinin Türkiye’de de yoğun bir şekilde hissedildiği bir dönemdi. Enflasyon ve zamlar karşısında ücretler hızla eriyor, işçi sınıfı da direnişlerle gerçek ücret değerini korumaya çalışıyordu. Düzen partileri arasındaki rekabet siyasi kriz seviyesine varmıştı. Meclisteki parçalı yapı istikrarlı hükümetlerin kurulmasına izin vermiyordu. Sağda ve solda radikal akımlar güçleniyordu.

Solda kapatılan, dağılan ya da yeraltına çekilen yapılar 1974’den sonra yeniden toparlanmaya başladılar. Öncelikle sol hareketin beşiği olan üniversitelerde yeniden kurulan gençlik dernekleri hızla yaygınlaşmaya başladı. Gelişen sol harekete karşı başlatılan ülkücü faşist saldırılar sokaklarda siyasal şiddet eylemlerini yeniden tırmandırdı. Bu sefer 1960’ların sonundakinden çok daha kitlesel ve keskin çatışmalar yaşandı. Üniversitelerdeki faşist saldırılar ve devrimcilerin gösterdiği direniş liselere, kentlerin mahallelerine ve kasabalara doğru yayıldı. Çatışmalar, 1978-80 aralığında neredeyse bir iç savaş görünümünü aldı.

Devrimci örgütlerin güçlü direnişi karşısında sokaklarda istediği hâkimiyeti kuramayan ülkücü hareket Sünni ve Alevilerin birlikte yaşadığı Anadolu kentlerinde dinsel farklılıkları kışkırtan bir politika izledi. Maraş, Çorum, Malatya gibi şehirlerde Alevi karşıtlığı üzerinden örgütlenen MHP’nin ve kimi derin devlet oluşumlarının organize ettiği Alevi kıyımları yaşandı. Çoğu Ecevit hükümeti zamanında gerçekleşen bu katliamlar karşısında Alevilerin yanında duran ve katliamcılara karşı aktif savunma örgütleyen tek güç devrimcilerdi.

Siyasi çatışmalarda yaklaşık 5200 kişi hayatını kaybettiği bu yıllarda, sol hareketin ana gündemi faşizme karşı mücadele oldu.

1973-80 yılları arasında siyasi olaylarda yaşamını kaybedenlerin sayıları:

1973                         15

1974                         27

1975                         37

1976                       108

1977                       319

1978                     1095

1979                     1362

1980                     2206

Toplumsal mücadeleler açısından baktığımızda 1970’li yılların temel karakterlerinden birisi anti-faşist mücadele ise bir diğerdi de işçi sınıfını sendikal mücadelesidir. 1967 yılında 6 sendika ve 30 bin üye ile kurulan DİSK, 1970’li yılların sonunda 27 sendika ve 350 bin üyeli dev bir örgüt haline gelmişti. Militan bir ekonomik mücadelenin yanı sıra siyasal mücadelede de önemli bir misyon yüklenmişti. 1975 yılında I. Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulmasının ardından DİSK’in düzenlediği “Faşizmi Lanetleme Mitingi”ne on binlerce işçi katıldı. Ayrıca o dönem kurulmak istenen Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı diğer demokratik kitle örgütleriyle birlikte yürütülen kampanyanın sonucunda bu mahkemelerin kurulması engellendi.

DİSK’in motor gücü olduğu sınıf hareketi 1977 1 Mayıs’ında tepe noktasına ulaştı. Sendikaların yanı sıra çok sayıda sol örgüt ve demokratik kitle örgütünün katıldığı 1 Mayıs gösterisinde 500 bin kişi, Taksim meydanını ve bağlantı yollarını doldurmuştu. Kutlamalar sırasında kitlenin üzerine ateş açılması ve yaşanan panik nedeniyle 39 kişi hayatını kaybetti. 1980 darbesine kadar geçen üç yıl içerisinde işçi eylemleri 1977 1 Mayıs’ını aşan bir niceliğe ulaşamadı.

1978-79 yıllarında enflasyon karşısında ücretler hızla erirken, işçilerin mücadele yöntemleri sertleşmeye başladı. Hayat pahalılığına ve işten çıkarmalara karşı fabrika işgalleri, barikat çatışmaları, bölgesel direnişler gerçekleşti. Bunların içinde en dikkat çekeni, 1980’in Ocak ve Şubat aylarında işten çıkarmalara karşı İzmir’deki Tariş üretim tesislerinde ve işçi semtlerinde gerçekleştirilen grev, işgal ve yol kesme eylemleriydi.

Sonuç olarak 1960-1980 aralığında alt sınıflar ilk defa egemenlerin güdümünde olmadan, kendi inisiyatifleriyle siyasete aktif olarak katıldılar. Geniş halk kesimleri kendi örgütlenmeleri aracılığıyla çıkarlarını savunarak egemenlerin vahşi sömürüsünü sınırlandırdılar. 1980 yılına gelindiğinde patronlar ve bürokratik elit açısından (ve tabi ABD çıkarları açısından da) Türkiye güvenli bir yer değildi. Toplumsal direnişlerin yarattığı depremlerle tepedekilerin koltukları sallanmaya başlamıştı. Üstelik solu ve sınıf mücadelesini bastırması için öne sürülen ülkücü faşistler, devrimcileri ve işçileri sokaklardan söküp atmayı başaramamış, aksine solun güçlü direnişi karşısında gerilemişti.

Planlamacılık ve İthal İkamesi

İthal ikamesi esas anlamıyla, belirli sanayi ürünlerinin ithalat yerine içeriden üretim ile karşılanmasına dayanan bir birikim modeli olarak tanımlanabilir. 1930’lu yıllarda yaşanan devletçilik dönemi de ithal ikameci bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde esas olarak devlet yatırımları vasıtasıyla temel tüketim ürünleri üretimine yönelinmiş, özel sermaye ise daha çok ticari süreçlerde etkinliğini sürdürmüştür. 1960’lı yıllar ise tüketim malları üretiminin hızla özel sermayeye terkedildiği, devlet yatırımlarının ise özel sanayinin üretimine yönelik ara malları üretiminde yoğunlaşmasıdır. Aynı dönemde özellikle dayanıklı tüketim malları üreten sanayiler de hızla ithal ikameci politikalara dâhil edilmişlerdir. İthal ikameci model aslında emperyalist ülkeler dışında kalan kapitalist ülkelerin sanayileşme modelidir. Bu model, bağımlılığı azaltmaktan ziyade körüklemektedir. Eskiden sanayi ürünlerini doğrudan ithal eden bağımlı ülkeler artık bunları ülke içinde üretebilmek için gerekli donanım, teknoloji ve ara mallarını ithal etmek durumunda kalmaktadır. Dolayısıyla ithalatın bir kalemindeki azalma diğer kalemlerdeki ciddi bir artışa denk düşmektedir. (Türkiye’nin 1977 sonu ihracatı yaklaşık 1.7 milyar dolar iken ithalat 5.8 milyar dolar idi.) Zaten bu dönemin kapanışını sağlayan görünür olgular, aynen bir önceki dönemde olduğu gibi yine yoğun dış borç geri ödeme krizleri olmuştur. Demirel’in “50 sente muhtacız” sözü vecizeleşmiştir. “Üçüncü Dünya’nın sanayileşmesi hafif tüketim sanayilerinden başlayarak donatım sanayilerine doğru yükselen bir seyir izleyen ithal ikamesi modeline uygundur, oysa merkezde sanayileşme süreci ağır donatım sanayilerinden aşağıda yer alan tüketim sanayilerine doğru inerek ya da kesimlerin eşzamanlı gelişim yoluyla gerçekleşmiştir.” (Samir Amin) “Türkiye’de yabancı sermaye katılımlı olan ve iç pazara dönük dayanıklı tüketim malı üreten sanayilerin aynı zamanda en fazla ithal girdi kullanan sanayiler olduğu görülmektedir.” (Haldun Gülalp) Sosyalizmin metropollerde yarattığı basınç ve bunun sonucunda gerçekleşen “sosyal, refah devleti” uygulamalarıyla gelişen sürecin sonucunda artan işçi ücretleri özellikle emek yoğun sanayi sektörlerin ücretlerin görece oldukça düşük kaldığı bağımlı ülkelere kaydırıldı. İthal ikamesini koşullayan önemli etkenlerden bir tanesi de budur. Bu birikim modeli daha çok iç talebe ihtiyaç duyduğu için ülke içinde de ücretlerin belli bir düzeye kadar yükselmesi finans-kapital açısından da kabul edilebilir olabilmektedir.

Bir önceki dönemde yaşanan ithalat kısılması ve belirli bir kıtlaşma, talep karşılanamamasının var olduğu bir dönemde ithal ikamesi ilk etapta yüksek bir büyüme hızı sonucunu doğurur. Görece yükselen ücretler de bu süreci destekler. Fakat bütün bağımlı ülkelerin iç piyasaların sınırlarına ulaşılması çok uzun bir süre gerektirmez. İthal girdi fiyatlarındaki artışlarla birleşen bu durum ciddi dış borç ödeme krizlerinin yoğunlaşması sonucunu yaratmakta gecikmemiştir. Bu dönemin dış borç ve yardım biçimindeki yabancı girdilerin kolay bulunabildiği ve yurtdışında çalışan işçilerin ülkeye aktardıkları girdilerin bol olması bile krizin ancak gecikmesini sağlayabilmiştir.

Bu dönemin en önemli ögesi mutlaka ki son derece etkin bir devrimci muhalefetin gelişmiş olmasıdır. Dünyanın dört bir yanında patlayan devrimlerin yan ısıra hızlı kentleşme oranı devrimci mücadelenin gelişimi için uygun bir zemin yaratabilmiştir. Sınai gelişim işçi sınıfının sayıca artışı sonucunu yaratmış, hızla artan gecekondu mahalleleri devrimci çalışmalar için olanakları geliştirmiştir. İlk yükseliş ise toplumun önemli tarihsel devrimci dinamiklerinden birini taşıyan öğrenci gençlikten gelmiş, sosyalist harekete ana rengi bu dinamik vermiştir. 1965 seçimlerinde TİP’in 15 milletvekili çıkarması, gelişimin bir konağı olmuş, gençliğin sürekli gelişen dinamizmi TİP burjuva sosyalist çerçevesini çatlatmış, küçük burjuva sosyalizmi özellikle Çin ve Latin Amerika devrimlerinin etkisi altında MDD (Milli Demokratik Devrim) kanalından kendi yolunu açmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın proletarya sosyalizmini savunan hattı ise harekete egemen olabilmeyi başaramamıştır. 15-16 Haziran eylemleri ise işçi sınıfının gücünü göstermesi açısından oldukça ciddi sonuçlar yaratmıştır. DİSK oldukça ciddi bir etkinlik kazanabilmiştir.

27 Mayıs İhtilali, finans-kapitalin aklını başına getirmiş, ordu türlü yollardan düzene çok daha sıkı biçimde bağlanmıştır. İzlenen ekonomik model içerisinde devletin etkinliğinin geçmiş dönemdekine göre oldukça artmış olması bürokrasinin palazlanabileceği kanalların rahatlıkla yaratılabilmesine, bir kez daha olanak sağlamıştır. OYAK’ın kurulması, ekonomi içerisinde ciddi bir etkinlik kazanması ve belli sektörlerde tekellere bile sahip olması (bugün Guetemala ile birlikte dünya üzerinde banka sahibi olan iki ordudan biri TSK’dır.) üst düzey ordu sorumlularının finans kapitalle doğrudan sentezleşebilmesinin olanaklarını yaratabilmiştir.

12 Mart 1971 askeri darbesi finans-kapitalin yükselen devrimci hareketlere yönelik bir gözdağı olarak algılanabilir. Her zaman olduğu gibi yine bir IMF istikrar programı çerçevesinde hayata geçirilen uygulamalar (grevlerin, toplu sözleşmelerin askıya alınması ve ücretlerin dondurulması) kalıcı sonuçlar yaratamamıştır. Devrimci hareketler belli bir inmelenmeden sonra yeniden aynı tarzda yükselişe geçebilmiştir. 12 Mart, özellikle kontrgerilla faaliyetlerinin yoğunlaştığı ve devlet yapısının hızla çelik çekirdeğini oluşturmaya yönelimin başlatıldığı yıllar olması ile önem kazanmaktadır.

İthal girdilerin ve petrol fiyatlarının hızlı artışı, ithal ikamesine göre şekillenen sanayinin ihracat olanakları yaratamaması, keskinleşen sınıf mücadelesi sonucunda ücretlerdeki hızlı artış (1970’li yıllarda Güney Kore’de saatlik ücretler, Türkiye’deki ücretlerin yarısından düşük kalmıştır.) ve kar oranlarının birçok sektörde hızla düşmesi yoğun dış borç krizlerinin de yaşanmaya başlanmasıyla birlikte ithal ikameci birikim modelinin tıkandığının göstergeleri olmuştur. “1970’li yılların sonuna gelindiğinde, belli başlı üç faktör Türkiye ekonomisinin yapısal bir krize sürüklenmesine neden oldu. Bunlardan birincisi, sağlanan dış kaynağın bağımlı büyüme sürecini sürdürecek seviyede olmaması; ikincisi 1950’lerde gerçekleştirilen altyapının (özellikle de elektrik enerjisinin) yetersiz kalması, daha da önemlisi 1950’lerde başlayan emperyalist şartlandırma sonucu petrole bağımlılığın artması, 1974’ten sonra ardarda gelen petrol şoklarının ödemeler dengesini tıkaması; üçüncüsü de iç pazarın da artık sınırına yaklaşılmış olması ve oldukça yüksek ücretlerin karlılık oranlarını kemirmesidir.” (Fikret Başkaya) Devrimci hareketin de özellikle 1978 sonrasında düşüş trendine girmesi finans-kapitale farklı ve daha yoğun sömürü olanakları sağlayacak bir birikim modeline sıçrayabilmek için olanak yaratmıştır. 24 Ocak kararları ve bunun uygulanabileceği ortamı yaratan 12 Eylül faşist darbesi yeni bir birikim modeline, ihracata dayalı kalkınma modeline sıçrayışın adı olmuştur.

1980’DEN GÜNÜMÜZE

Bu koşullar altında 12 Eylül 1980 günü TSK yönetime el koydu. Darbeden birkaç gün sonra Türkiye İşverenler Sendikası Başkanı Halit Narin şöyle bir açıklama yaptı: “20 yıl işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” Bu söz, 12 Eylül darbesinin neden yapıldığını açık bir şekilde ifade etmektedir. Şimdi patronları “güldüren” bu tabloya kısaca göz atalım:

12 Eylül darbesinin ardından:

230 bin kişi yargılandı.

122 bin kişi tutuklandı.

1 680 000 kişi fişlendi.

1980-1984 arasında 50 idam gerçekleşti.

200’den fazla kişi gözaltı ve hapishanede işkence sonucu öldü.

14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

390 bin kişiye yurt dışı yasağı getirildi.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına göç etti.

30 bin kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten çıkarıldı.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay ceza verildi.

Tüm siyasi partiler ve Türk İş dışındaki tüm sendikalar kapatıldı, arşivleri imha edildi.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

39 ton gazete ve dergi imha edildi.

937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

Mevcut örgütlenmeleri yasaklayan askeri cunta, toplumu yukardan aşağıya denetleyecek mekanizmalar da oluşturdu. İşçi sınıfının denetimi Türk İş eliyle yapılırken, üniversitelerin denetimi için YÖK kuruldu. 1975’de DİSK’in başlattığı kampanya ile kurulması engellenen DGM’ler faaliyete geçti. 1961 Anayasası lağvedilerek faşist cuntanın yasakçı zihniyetiyle yeni bir anayasa hazırlandı. Zaman içinde çeşitli değişiklikler yapılmış olsa da Türkiye hala bu anayasa ile yönetilmektedir.

12 Eylül darbesi sosyalist hareketi hazırlıksız yakalamış ve örgütlerin büyük ölçüde dağılmasına yol açmıştı. Sol örgütler ve sendikalar cunta karşısında etkili bir direniş gösteremediler. İnfazlar ve işkenceler tüm toplum üzerinde büyük bir korku ve yılgınlık atmosferi yaratmıştı. Cuntanın vahşeti Kürdistan bölgesinde çok daha yoğun hissediliyordu. Özellikle Diyarbakır Cezaevi, Nazi kamplarını aratmayacak bir vahşete sahne oluyordu.

Bu karanlık tabloya karşı yegâne etkili direniş Kürdistan İşçi Partisi (PKK) tarafından gerçekleştirildi. PKK’nin başlattığı silahlı mücadele Kürt halkından büyük destek gördü. PKK’nin öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketi, 12 Eylül darbesinin vahşi asimilasyon politikasını geri püskürttü. Devletin en üst makamları Kürt kimliğini tanımak zorunda kaldılar.

1983 yılında askerlerin sıkı denetimi altında “sivil” hayata geçildi. 1982 Anayasa’sında yetkileri arttırılan MGK fiilen hükümetlerin bile üstünde bir karar merci durumuna gelmişti. Darbecilerden icazet alarak kurulan partilerin katıldığı seçimi Turgut Özal’ın başkanlığındaki Anavatan Partisi (ANAP) kazandı. Turgut Özal, cunta hükümetinde görev yapmış, liberal ve muhafazakâr eğilimi ile bilinen bir kişiydi. Uluslararası sermaye kuruluşlarıyla ve yerli büyük sermaye gruplarıyla iyi ilişkileri vardı. 1991 yılına kadar iktidarda kalan ANAP’ın başlıca misyonu sermayenin çıkarları doğrultusunda ekonominin liberalleştirilmesi, ihracat eksenli sanayileşmeye geçilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve liberal, bireyci değerlerin yaygınlaştırılması şeklinde özetlenebilir.

ANAP iktidarının uyguladığı liberal ekonomi politikaları, sahte bir özgürlük söylemi ile meşrulaştırılmaya çalışılsa da gerçekte toplumsal eşitsizliklerin artmasına yol açmıştı. Bu emek düşmanı politikalara karşı işçi hareketi 1980’lerin sonunda yeniden toparlanarak yükselişe geçti. 1989 yılında binlerce maden işçisinin Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyüşü dönemin simgesel eylemi oldu. Kamu emekçilerinin sendikal hakları için yürüttüğü mücadele kamuoyunda büyük etkiler yarattı. İşçi eylemleriyle ve yolsuzluk skandallarıyla yıpranan ANAP iktidarı 1991 seçimlerinde sona erdi, yerine DYP-SHP koalisyonu kuruldu.

DYP-SHP koalisyonu hem demokratikleşme hem de sosyal hakların kazanılması anlamında büyük beklentiler yaratmıştı. Başbakanlık koltuğuna oturan Demirel “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Cumhurbaşkanı Özal da silahlı mücadelenin son bulması için PKK ile uzlaşma yolu arıyordu. 1993 yılında Özal’ın ani ve şaibeli ölümü, yerine seçilen Demirel’in vaatlerini bir kenara bırakarak Genelkurmay’ın “topyekûn savaş” çizgisine gelmesi ve Demirel’in yerine Başbakan olan Tansu Çiller’in “özel savaş” heveskârlığı Kürt halkının tabiriyle “kirli savaş” dönemini başlattı. Koruculuğun yaygınlaştırılması, koruculuğu kabul etmeyen köylerin boşaltılması (yaklaşık üç milyon kişi göçe zorlanmıştır), yargısız infazların sistematik bir şekilde uygulanması, basın üzerinde yoğun sansür, Kürt halkının içindeki ayrım ve çelişkileri derinleştirecek ve iç çatışmalara yol açacak provokatif eylemler, sistematik bir itirafçılaştırma politikası, resmi güçlerin dışında özel silahlı birliklerle her türlü hukuk dışı zorun uygulanması, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı Hizbullah’ın desteklenmesi ve yönlendirilmesi, askeri harcamaların karşılanması için uyuşturucu ticaretinin devlet eliyle sürdürülmesi, ülke genelinde şovenist ve militarist propagandanın yükseltilmesi “kirli savaşın” başlıca unsurlarıydı. Bu yıllarda Kürt hareketi ve tüm devrimci, demokrat kesim üzerinde estirilen vahşi devlet terörü, Kürt hareketini yenilgiye uğratamasa da belli bir sınırda tuttu ve kısmen geriletti. Sol hareketi ise -MGK çizgisine (ulusalcı-devletçi) gelenler dışında- tasfiyeye zorladı.

1990’lı yılların diğer bir önemli gelişmesi siyasal İslam’ın yükselişi idi. 1970’li yıllarda gelişen İslami hareketin kurucu tabanını taşradaki küçük sermaye sahipleri oluşturuyordu. 1965 seçimlerinde iktidara gelen AP’nin bütünüyle büyük sermayenin hizmetine girmesi ve sivil ve askeri devlet bürokrasisi ile uzlaşması kendisine destek veren Anadolu’daki küçük ve orta ölçekli işletme sahiplerinin tepkisine yol açmıştı. Küçük ve orta ölçekli sermeye sahiplerinin çatı örgütü Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) bir dönem başkanlığını yapmış olan Necmettin Erbakan, bu tepkiyi Milli Görüş Hareketi olarak adlandırdığı siyasi bir örgütlenmeye dönüştürdü. 1970’li yıllarda Erbakan liderliğindeki MSP, İslami söyleminin ve muhafazakâr-milliyetçi karakterinin yanı sıra, anti-tekelci ve anti-Amerikan bir programı da savunuyordu. MSP 1973 seçimlerinde yüzde 11, 1977 seçimlerinde yüzde 8 oy almıştı.

1980 darbesinden sonra MSP’nin yerine kurulan Refah Partisi (RP) 1995 seçimlerinde yüzde 21 oyla birinci parti oldu. Milli Görüş Hareketi’ndeki bu gelişmenin altında, taşradaki küçük sermaye sahiplerinin 1980’li yıllardaki serbest piyasacı ve ihracat odaklı ekonomik model içinde yakaladığı gelişim fırsatı yatıyordu. Çok uluslu şirketlerin sanayi üretimlerini üçüncü dünya ülkelerine ve taşeron firmalara kaydırması küçük ve orta ölçekli firmalar için uluslararası sermaye ve pazarlarla doğrudan ilişki kurma imkânı sağladı. Buna ANAP iktidarının ihracatı teşvik politikaları da eklenince ortaya Anadolu Kaplanları ya da Yeşil Sermaye olarak adlandırılan kesim çıktı. Bu yeni palazlanan sermayedarlar, Finans Kapital’in örgütü TÜSİAD karşısında MÜSİAD’da örgütlendiler. İslami söylemleri, kendi maddi çıkarlarının korumak için ihtiyaç duydukları dayanışmayı sağlamada ve çalıştırdıkları işçileri kontrol etmede önemli bir işlev yükleniyordu. Refah Partisi’nin motor gücünü bu kesim oluşturuyordu.

Dünya ve Türkiye’deki toplumsal ve siyasal değişimler siyasal İslam’ın yükselişi için uygun bir ortam yaratmıştı. İslami ideoloji ve yaşam tarzı, sol düşüncenin ve modernizmin gerileyişinin yarattığı boşlukta gelişme imkân buldu. 12 Eylül darbecilerinin sola karşı Türk İslam sentezi diye adlandırdıkları ideolojiyi yukardan aşağıya pompalaması da toplumda muhafazakârlığı arttırmıştı. Ayrıca ücretlerin düşürüldüğü, sosyal hakların kısıtlandığı ve sendikal örgütlenmenin önünün tıkandığı bir dönemde tarikatlar, dayanışma ağları oluşturarak varoşlarda etkinliklerini arttırmışlardı. Bunlara ek olarak, diğer düzen partileri parçalanmış (merkez sağ ve solda iki parti olması), zayıflamış ve inandırıcılıklarını yitirmişlerdi. İşte bu koşullar altında yoksullar adalet ve özgürlük taleplerini Refah Partisi’nin “adil düzen” söyleminde buldular.

Refah Partisi’nin iktidara gelmesi ve büyük kentlerde belediyeleri alması ordu ve devlet bürokrasisinde büyük bir endişe yarattı. TÜSİAD’ta örgütlü büyük sermaye de, RP’nin yükselişinden rahatsızdı. RP ise, tüm bu tepkiler karşısında iktidarda kalabilmek için oportünistçe çark etti. Öncelikle “adil düzen” söylemini terk etti; ordunun tepkisini çekmemek için İsrail’le olan anlaşmaları yeniledi; Batı karşıtı propagandaya son verdi; her alanda geri adım attı. Sadece Taksim’e cami yapmak gibi şekilsel çıkışlarla tabanını tutmaya çalıştı. Ancak bu keskin zikzaklar RP’ni ordunun hışmından koruyamadı. 28 Şubat 1997’de MGK toplantısında alınan kararlar, postmodern darbe olarak adlandırılan süreci başlattı ve Haziran 1997’de Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. Ardından RP kapatıldı.

Erbakan’ın başına gelen, 1994 yılında Demokrasi Partisi’nin başına da gelmişti. İlginç olansa, DEP’li Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ve tutuklanmasına neden olan meclis kararında Erbakan’ın ve RP’lilerin de onayının olmasıydı. DEP kapatılırken ve milletvekilleri tutuklanırken bunu alkışlayan Erbakan, benzer bir muameleye 3 yıl sonra kendisi maruz kaldı.

1999 seçimleri, Öcalan’ın ABD tarafından yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesinin hemen sonrasına denk geldi. Dönemin seçim hükümetine başkanlık eden Ecevit bu süreçte itibar kazandı. Öcalan’ın yakalanması vesilesiyle yükseltilen şovenist propaganda ve kabaran milliyetçilik seçimlerde DSP’yi ve MHP’yi öne çıkardı. DSP-ANAP-MHP koalisyonu hükümete geldi.

RP’nin ardılı olarak kurulan FP’de 2001 yılında kapatılınca, Milli Görüş Hareketi içinde ayrılık yaşandı. İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi isimlerin liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kuruldu. 2001 krizinin yıprattığı DSP-ANAP-MHP koalisyonu 2002 seçimlerinde tam bir hezimet yaşarken, krizin mağduru olan geniş halk kesimleri yeni bir umut olarak AKP’yi öne çıkardı.

AKP hükümeti uluslararası sermaye örgütlerine verilen yeni tavizler karşılığında alınan krediler, özelleştirme gelirleri ve yabancı sermaye girişi sayesinde ekonomide kısmi bir canlanma sağlamayı başardı. Diğer yandan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusunda iyimser beklentiler oluştu.

Ancak bu pembe tablo uzun sürmedi. ABD’nin yeni bölge politikaları ve Irak’taki gelişmeler Türkiye-ABD ilişkilerinde alışılmadık gerginliklere yol açtı. Kürt sorununda hükümetin oyalama politikasına cevap olarak PKK beş yıl aradan sonra tekrar silahlı mücadeleyi başlattı. Bu arada AB yolunun sanıldığından çok daha uzun, engebeli ve sonunun belirsiz olduğu anlaşıldı. Bir yandan da ordu ve yüksek devlet bürokrasisi ile AKP arasındaki iktidar kavgası şiddetlenerek siyasi krizlere yol açtı. İşsizlik ve yoksulluk azalmaksızın sürdü, ekonomik büyümeden yoksulların payına düşen sadece sadaka niteliğindeki yardımlar oldu. Ve nihayet pompalanan yabancı sermaye ile balon gibi şişen ülke ekonomisi küresel kriz karşısında küçülmeye başladı.

İhracata Dayalı Kalkınma Modeli

“Ne pahasına olursa olsun, ihracatı artırma yaklaşımı için geniş kitlelerin satın alma gücünün düşürülmesi gerekiyordu. Ancak bu sayede ihraç edilebilir bir mal stoku ortaya çıkarılabilirdi. Bunun da yolu reel ücretleri budamaktan, tarıma dönük sübvansiyonları kısıp taban fiyatlarını düşürmekten bir bütün olarak sömürü oranını yükseltip, iç ticaret hadlerini daha da bozmaktan geçiyordu. IMF, Dünya Bankası kaynaklı istikrar programlarında tarıma dönük sübvansiyonların kaldırılması ısrarla önerilir. Bu öneriyi yapanlar, sanayileşmiş ülkelerde tarıma her yıl yaklaşık 250 milyar dolar sübvansiyon verildiğini pekâlâ bilirler… İhraç edilebilir bir mal stoku oluşturmada atıl kapasitenin harekete geçirilmesinin de payı büyüktür. Fakat bütün bunlar baskıcı bir siyasal rejim altında mümkündü…” (Fikret Başkaya)

İthal ikamesine dayalı kalkınma modelinin tıkandığı noktaları yukarıda belirttik. Birçok bağımlı ülkenin borçlarını ödeyemeyecek hale gelmesi emperyalist çokuluslu şirketleri ve finans çevrelerini rahatsız etmekteydi. Aynı zamanda uzun süredir ciddi bir ekonomik durgunluk yaşayan emperyalist ekonomiler, ithal ikameci modelin bir sonucu olan yüksek gümrük duvarlarının kaldırılarak, bağımlı ülkelerin ithalat rejimlerinin serbestleştirilmesini talep etmekteydiler. Sosyalizm tehdidinin görece azaldığı (1980’li yılların sonunda ise tamamen ortadan kalktığı) bir dönemin yaşanıyor olması emperyalist saldırıların daha da yoğunlaşabilmesine olanak sağlamaktaydı. Artık işçi sınıfını yüksek ücretlerle oyalamak kaynak israfı olarak görülmekte idi. Yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi emek maliyetleri en düşük seviyelere indirilmeliydi ki iç tüketim daralsın ve üretimin büyük kısmı ihracata yönelsin, böylece de bağımlı ülkeler döviz darboğazını aşabilsindi. Bugün ülke ekonomilerini korumaya yönelik bütün müdahaleler kaldırılmalı ve bütün süreçleri uluslararası rekabet belirleyebilmeliydi. Böyle bir rekabetin son derece eşitsiz bir gerçekliğin üzerine oturacağı ve bağımlılığı daha da artıracağı belli olmasına rağmen Özal gibi Dünya Bankası mezunu politikacılar tarafından “çağ atlama” olarak gösterilmeliydi. Özelleştirmeler vasıtasıyla işçi sınıfının bütün tarihsel kazanımları teker teker geri alınmalıydı. Sendikalar dağıtılmalıydı. Bağımlı ülkeler uluslararası finans çevrelerinin bütün etkinliklerine açılmalıydı. Zenginlerden vergi alınmamalıydı ki onlar yatırımlara yönelebilsinlerdi. (Yaşananlar bu önermeyi kesin olarak yalanlamaktadır. 1980-1989 aralığında sabit sermaye yatırımları yılda ortalama %2.7 oranında büyüdü. Bu, Türkiye tarihinin, savaş yıllarım kapsayan 1940-49 dönemi hariç en düşük oranıdır. Örneğin 1960-1969 aralığında aynı oran %8.2 idi.)

Devletin ekonomiden elini eteğini çekmeye yönelmesiyle, emek yoğun sektörler dışındaki yatırımlar çok düşmüştür. Tarımsal sübvansiyonların azaltılması ve ticaret hadlerinin tarım ürünleri aleyhine dönüşmesi kırlardan kente yeni bir büyük göç dalgasının oluşmasına yol açtı. Bu gelişme büyük şehirlerde yeni gecekondu bölgelerinin gelişmesine ve işsizliğin artmasına yol açarak işçi ücretlerini azaltıcı bir etki yarattı. (Tarım sektörünün milli gelirden aldığı pay 1979’da %24.3’ten 1985’de %15.4’e gerilemiştir. 1980’de 100 kg. gübre alabilmek için 10.5 kilo buğday gerekirken, 1988’de 100 kg. gübre için 107.5 kilo buğday gerekiyordu.) Dünya sosyalizminin geri çekilmesiyle emperyalizm çok ciddi bir saldırı geliştirerek yayılma momentine ulaştı.

İşçi ücretleri 1988 yılına kadar reel olarak sürekli olarak kan kaybetti. 1984’te yeniden canlanan ve 1990’da en yüksek seviyesine çıkıp bu noktada yenilen toplumsal muhalefet ve devrimci hareket işçi ücretlerinin 12 Eylül’den beri gerçekleşen kayıplarını telafi etmeyi başardı. Fakat 1990’dan bugüne, özellikle 5 Nisan 1994’te açıklanan IMF destekli istikrar programıyla birlikte işçi ücretleri yeniden düşüş trendine girdi. 1988’de gerçekleşen büyük bunalım ve mali kriz, Türk parasının tamamen konvertibl hale getirilmesi ve yabancı sermaye girişlerinin tam olarak serbestleştirilmesi ile atlatıldı. 1994’te baş gösteren ve ağırlığı özellikle finansal çevreler üzerinde hissedilen kriz ise çok yüksek faizlerle iç borçlanma yolu ile atlatılmaya çalışıldı. Ekonominin reel olarak büyümesini sağlamayan ve bu tarz geçici önlemlerle “günü kurtarma” politikaları yürüten finans oligarşisi bugün çok daha yakıcı bir ekonomik krizin eşiğinde bulunmaktadır. Gümrük Birliği süreci ise bu yapısal krizi derinleştirici etkiler yaratacaktır.

Özellikle Kürdistan’da yürütülen kirli savaş devletin bütün mali olanaklarını yutmaktadır. Resmi rakamlarla bile bütçenin %30’u savaş harcamalarına gitmektedir. Türkiye bugün dünyanın en büyük silah ithalatçısı durumundadır. Devletin mali krizini, etkin bir vergilendirme sistemi ile değil de yüksek faizli iç borçlanmayla gidermeye çalışması ise çok daha yakıcı sorunlar biriktirmektedir. Yüksek faizler yatırımların iyiden iyiye azalmasına yol açmakta, istihdam kapasitesinin darlığı işsizlik oranını her gün biraz daha artırmaktadır. 1995 yılında 500 büyük sanayi şirketinin karlarının %60’ı faiz gelirlerinden kaynaklanmaktaydı. Finans oligarşisi savaşın yarattığı mali krizin balını yemekte, spekülatif faaliyetlerle ceplerini doldurmaktadırlar. 1996 bütçesinin de %55.5’i transferler adı altında iç ve dış borç ödemelerine ayrılmıştır.

Türkiye ekonomisi bugün tarihinin en büyük yapısal krizlerinden birini yaşamaktadır. Finans-kapitalin esas olarak üzerinde yoğunlaştığı iki sektör şöyle ifade edilebilir:

  1. Dış sıcak paranın da girmesiyle daha bir şenlenen finans piyasalarının sağladığı uçsuz bucaksız kârlar.
  2. İhracat olanakları en fazla olan ve ucuz emek sayesinde gelişebilme olanakları bulabilecek tekstil, gıda vs. gibi sanayi faaliyetleri. Son dönemde gerçekleşen sanayi yatırımları daha çok bu sektörlerde yoğunlaşmaktadır.

Bu süreç finans-kapital egemenliğinin iyiden iyiye pekiştiği yıllar olarak anılacaktır. Birçok dalda birden faaliyet gösteren dev holdingler şeklinde somutlaşan finans-kapitalin ülkemizde birçok sektörde ulaştığı tekelleşme oranı dünya ortalamasının bile çok çok üzerindedir. Türkiye’nin en büyük 100 sanayi şirketinin 25’i İş Bankası ile Koç ve Sabancı Holding’e bağlı kuruluşlardır. İş Bankası, Koç ve Sabancı holdinglerin 100 büyük sanayi şirketi içerisinde toplam satışlardan aldığı pay %32. Aynı grubun vergi öncesi karlarının oranı ise %27 olarak hesaplanmakta. Sabancı ve İş Bankası’na ait ikişer bankanın toplam banka sermayesi içindeki payı ise %20’leri bulmaktadır. Aydın Şahenk’e ait Doğuş Holding’in denetiminde bulunan 5 bankanın, 35 banka içinde %31’lik bir paya sahip olduğu belirtilmektedir.

Dünya finans-kapitalinin de hızla spekülatif alanlar üzerinde yoğunlaştığı 1990’larda Türkiye finans-kapitali de hızla rantiyeleşmektedir. Sanayi yatırımları tarihin en düşük noktasına ulaşmış, karların büyük bir kısmı faiz gelirlerinden elde edilir hale gelmektedir. Ekonomik dengeler istikrarsızlaşmıştır. İşsizlik hızla artmakta, ekonomi yeni istihdam olanakları yaratamamaktadır. Tarım felç olmuş, ülke temel tarımsal tüketim malları ihraç eder hale gelmiştir. Türkiye kapitalizmi kendi kuyusunu kazmaktadır. Üretim yapısının bu dengesiz durumu siyasal yapıda da ciddi çatlaklar yaratmakta, yapısal bir dönüşüm ihtiyacı kapitalist gelişimin sağlıklı temellere oturtulabilmesi açısından finans oligarşisine dayatılmış vaziyettedir.

Emperyalistlik hayalleri çabuk suya düşen finans-kapital işçi sınıfımıza saldırmaktan başka bir yol bulamamaktadır. Taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve işsizleştirme bu saldırıların en önemli araçları olmaktadır. Yabancı işçiler de özellikle emek- yoğun sektörlerde konumlandırılarak, işçi ücretleri üzerinde basınç yaratılmaya çalışılmaktadır. (1996 yılında yabancı işçi sayısı bütün sektörler dahil 4 milyona ulaşmıştır.)

Finans oligarşisinin değişen yönelimleri ve yeni sermaye birikim modelinin nitelikleri, gelenekleri ve mücadele biçimleri esas olarak 1960’lı ithal ikameci dönemde şekillenen TDH’nin de yapısal bir dönüşüme yönelmesine yol açmaktadır. TDH’nin bir öbeği yapısal dönüşümü liberalleşme, legalleşme ve reformistleşme olarak kavrarken hala devrimciliğini koruyan öbekler ise yeni dönemin yeni sorumluluklarını kavrayabilme noktasında sınıfta kalmakta, eski alışkanlıklarla bir çıkış zorlamaktadırlar. TDH’nin yaşadığı kriz bir sentezleşme yaratacak, devrimci hareket süreçleri kavrayacak önderliği örecektir. İddiamız, bu kalkışmanın ve yeni dönemi kucaklayarak sıçramanın öznesi olmaktır.

 

AKP İKTİDARI VE YENİ İKTİDAR BLOKU*

1980 askeri darbesi sınıf siyasetini gündemden düşürmek amacını başarıyla tamamladı. Sınıf siyaseti, 1990’larda kısmen kendini toparlayabilmiş gibi gözükse de 2000’li yıllarla birlikte gittikçe silikleşerek iktidar alternatifi olmaktan uzaklaştı.(BSB, 2008; 23)

1980’li yıllarda sermaye sınıfı yoğun bir hegemonya sorunu yaşamadı. Askeri darbenin temizlediği, muhalif sesleri kıstığı, emek örgütlerinin dağıtıldığı bir ortamda ihracata dayalı bir birikim stratejisi ekseninde bir hegemonya yaratıldı. Özal’ın dört eğilimi birleştirdiği iddiasındaki partisi ANAP, sermaye sınıfının farklı fraksiyonlarını birleştirmeyi başararak kendisini egemen sınıf partisi olarak örgütlemeyi başardı. (Akça, 2011)

Bu dönemde yaşanan gelişmelerden en önemlisi hiç kuşku yok ki sermayenin farklı fraksiyonlarının hızla gelişen küreselleşme süreciyle eklemlenmeye başlamasıdır. İthal ikameciliğin ve korumacılığın hakim olduğu 60-80 arası sürecin aksine 1980’lerde devletin ekonomide geri çekilmeye, bürokrasinin etkinliğinin sınırlanmaya çalışılması dünya kapitalizmiyle ilişkilenirken devlet dolayımından geçme zorunluluğunu tamamen ortadan kaldırmasa bile azalttı. Böylece devlet kanallarında yeterince etkin olamayan, devleti kendi sermaye birikimleri için bir araç olarak kullanacak kadar ağırlığı olamayan kesimleri, dünya piyasalarıyla bütünleşerek sermayelerini genişletme olanağı ile buluşturdu. 1990’larda ortaya çıkan ve Siyasal İslam kökeninden beslenen yeni hegemonyacı projenin taşıyıcısı sermaye fraksiyonu olan Anadolu sermayesi, yukarıda anılan süreçten ciddi olarak yararlandı. Dünya piyasalarına doğrudan açılabilme olanağı, bu şekilde devletteki tekelci sermaye ağırlığının yarattığı dezavantajları Anadolu sermayesi açısından aşılabilmesi olanağını yarattı. (ESI, 2005)

“Hükümet erkinin yitirilmesi, egemen sınıflar açısından taşıdığı olası tehlikelerin ötesinde (bütün bir dizi maddi ayrıcalıklardan yoksun kalınması anlamına gelir) ama aynı zamanda da önemini devletin içindeki belirgin rolünden devşiren bir parti için dağılma riskleri taşır”(Poulantzas, 2004; 264). ANAP da aynen burada bahsedildiği biçimde iktidardan düştükten sonra bir daha toparlanamadı. Demirel’in 1980’lerin sonundaki geri dönüşü de iktidar bloku açısından hegemonyanın tesis edilebilmesinin önünü açamadı.

1990’larda tekelci sermayenin hegemonyacı bir proje üretemeyişinin en önemli sebebi uygulanan ekonomi politikalarının dışlayıcılığıdır. Washington Konsensusu doğrultusunda uygulanmaya çalışılan monetarist politikalar KİT’lerde çalışan işçiler, tarım sektöründe çalışanlar için devletten maddi tavizler koparmanın çok daha zor olduğu bir dönemi simgelemekteydi. 1989 Bahar Eylemleri her ne kadar sanayi işçilerinin 1980’lerdeki ücret kayıplarını kısmen telafi edebilmesini sağladıysa da özelleştirmeler, sendikal örgütlenmenin önündeki çok yönlü engeller, işçi sınıfına dayatılan ve esnekleşmeye dayanan yeni çalışma biçimleri işçileri büyük oranda hegemonyanın kapsamı dışına atıyordu. Tarımsal sübvansiyonların kesilmesi, devletin alıcı olduğu birçok ürün için piyasadan çekilmesi  merkez sağın geleneksel kalesi kırları kaybetmeye başlamasına yol açtı. Neo- liberal politikalar, tekelci fraksiyonun merkez sağ ve sol hegemonya projelerininin manevra alanını daraltmakta, alt sınıfların eklemlenmesinde başarısız olmaktaydılar. Ayrıca aynı dönemde Kürt ulusal mücadelesinin dizginlenemez yükselişi de finans kapital partilerinin hegemonik hale gelebilmesini imkansız kılan faktörlerin başında geldi.

Siyasal İslam’ın bir hegemonya projesine doğru evrilmesi böylesi bir konjonktüre yaslanmaktadır. 1990’ların fenomen sanayi kuruluşları KOBİ’ler ve Anadolu Kaplanları idi, post fordist çalışma koşullarına ve küreselleşmeye hızlıca uyum sağlayan Anadolu sermayesi 12 Eylül’ün yarattığı ucuz işçi cennetinden hızlı bir sermaye birikimi için yararlanmayı çok iyi becerdi. 1960’ların taşra tüccarları, tekelci firmaların yerel acenteliğinden sanayi burjuvaları haline terfi ettiler. Denizli, Çorum, Maraş, Gaziantep öne çıkan sanayi şehirleri olarak sivrildiler. (Somer, 2007) Fakat bu büyüme hiçbir zaman finans kapitalin güneşin altındaki yerini tehdit edecek bir noktaya  da ulaşamadı.

Sermaye birikiminin gelişimi ve Anadolu sermayesinin artan sosyal ağırlığı farklı bir hegemonya projesi yaratmadan edemezdi. Refah Partisi bu projenin adı olarak okunabilir. Yerel seçimlerde kazanılan başarılar sonrasında 1996 seçimlerinde “Adil Düzen” kampanyası ile birinci parti olan Refah Partisi, koalisyon hükümeti kurdu, Genel Başkan Necmettin Erdoğan Başbakan seçildi. (Tuğal, 2010)

Poulantzas’ın bahsettiği gerçek iktidar-biçimsel iktidar ayrımı burada kendisini hızlıca gösterdi. Çok yönlü bir psikolojik, politik ve askeri manevra eşliğinde hükümet 28 Şubat müdahalesi ile düşürüldü. Refah Partisi kapatıldı. Tekelci sermaye, henüz yeterince uysallaşmamış Siyasal İslam’ın hegemonyacı projesi ile uzlaşmadı.11 Eylül öncesinde uluslararası sistemin de İslam’ın massedilmesi ile ilgili çok daha ciddi rezervleri söz konusu idi. Türkiye gibi önemli bir NATO ülkesinde tam sınanmamış, Batı karşıtı bir zemine oturan bir partinin kabul görmesi beklenemezdi.

1997-2002, Öcalan’ın yakalanması gibi çok önemli bir olay, hiçbir hegemonik projeyi temsil etmeyen Ecevit’in partisi DSP’ye geçici bir iktidar fırsatı sağladı. Fakat Cumhuriyet tarihinin en şiddetli krizlerinden biri olan 2001 krizi, o ana kadar var olan neredeyse tüm partileri tasfiye ederek Siyasal İslamcı hareketin modifikasyona uğramış hali AKP’yi iktidara taşıdı. AKP önemli bir hegemonya projesini temsil etmekteydi. Toplumun farklı kesimlerinin rızasını temin etmek için oldukça dolambaçlı bir güç biriktirme ve mevzi kazanma mücadelesi yürütüldü.

Uluslararası sermayenin desteğini temin etmek için çok önemli adımlar atıldı. AB ile ilişkilerin gelişmesi için tavizler verildi. ABD’nin olası Irak operasyonuna açık destek verildi. 1 Mart 2003’te ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a girişine imkân tanıyan tezkerenin mecliste kabul edilmemesinin siyasi mesuliyeti ordunun üzerine yıkıldı. Böylece ABD’nin ve uluslararası sermayenin Türkiye içindeki en önemli partneri olma vasfı ordudan alındı. Önce 11 Eylül’ün sonra da Arap Baharı’nın yarattığı koşullarda İslam dünyasının Batı’ya açılan uyumlu penceresi rolüyle iç siyasetteki mücadelelere tahvil edilecek önemli bir güç kaynağı yaratıldı.

Tekelci sermayeye sunulan barış çubuklarından ilki ve en önemlisi ise öncelikle Kemal Derviş tarafından başlatılan dönüşümün aynen devam ettirilmesi oldu. Var olan paketin istikrarlı bir parti tarafından sürdürülmesi tekelci sermayenin kendi ekonomik programının istikrar kazanması anlamına geldi. İşçi sınıfı üzerindeki düşük ücret baskısının sürdürülmesi de Anadolu sermayesi ile tekelci sermayenin ortaklaştığı politik gündemlerden biriydi. Türkiye kapitalizmin çok köklü meselelerinden biri olan kırların boşaltılması meselesi, çok güçlü kırsal hegemonya rezervlerine sahip olan AKP tarafından halledildi, kırların nüfusu kentlerin altına indi. Bu durum da, emek gücü arzını arttırarak işçi ücretleri ve örgütlenmeleri üzerinde sermaye lehine basınç yaratacak bir biçimde başarıldı.(Boratav, 2010; 434)

Alt sınıflarla kurulan ilişkide de hegemonyacı yaklaşım etkili sonuçlar doğurdu. 1990’larda ortaya çıkmaya başlayan ve ciddi siyasi gerilimlere gebe görünen kentlerdeki çöküntü alanları -varoşlar- AKP aracılığıyla denetim altına alındı. İşsizlik ve yoksulluktan kaynaklanan güvencesiz işçilerin tepkileri, belediyelerin ve tarikatların yardımlaşma mekanizmaları aracılığıyla hegemonya projesine eklemlendi. İşçi sınıfı içindeki parçalanma, güvencesiz işçilerin desteğinin kotarılması için araç haline getirildi. Kamu çalışanlarının ve sendikalı işçilerin geliştirdikleri mücadeleler, güvencesiz işçilerin daha da mağdur oldukları, dolayısıyla güvenceli kesimlerin karşı çıkışlarının meşru olmadığı gerekçesiyle yalnızlaştırıldı. Yeşil Kart, okul kitaplarının ücretsiz dağıtılması gibi kimi adımlarla sağlık ve eğitimde yaşanan piyasalaşmaya rağmen hegemonyaya destek devşirildi. Özellikle 2008 krizi sonrasında ekonominin temel motoru haline getirilen inşaat sektörü, hem yaratılan kentsel rantların varoşların rızasını üretecek biçimde sosyal yardımlara dönüşmesi hem de orta sınıfların artan konut fiyatları dolayısıyla rant alanlarına kavuşması gibi çeşitli sonuçlar yarattı. Özal’ın imar afları ile kentli işçi sınıflarının tepkisini terbiye etmesi gibi Erdoğan da kentsel rantları kendi stratejisinin baş köşesine oturttu.

Türkiye Cumhuriyetinin özgün tarihsel gelişiminden kaynaklanan sosyal gerilimler de AKP’nin kırsal kökenli kesimlerden yoğun destek devşirmesine hizmet edecek biçimde değerlendirildi. İslami duyarlılıkları olan, özellikle 28 Şubat sonrasındaki atmosferden rahatsızlığı diri kalan kesimler kendilerinden gördükleri AKP kadrolarına yoğun destek verdiler. Alt sınıflara sağlanan ve maddi tavizler olarak algılanabilecek kimi uygulamaların yanı sıra bu kültürel hegemonyanın da alt sınıfların rızasının devşirilmesinde çok önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. (Durak, 2011)1

AKP iktidar blokunda kendi pozisyonunu geliştirmeye çalışan Anadolu burjuvazisinin hegemonya projesi olarak okunursa devlet aygıtlarının AKP’ye karşı geliştirdikleri direnç de tekelci sermayenin iktidar blokundaki hegemon pozisyonunu koruma refleksleri olarak okunabilir. Gerçekten de özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte yükselen gerilim AKP’ye geri adım attırmaya dönük çok yönlü devlet baskısı ile birlikte ilerledi. 28 Şubat’ta Siyasal İslam’ı geriletmeyi çok rahat başaran hegemon fraksiyon aynı başarıyı 10 sene sonrasında gerçekleştiremedi. Bu başarısızlığın yaşanmasında ordunun PKK karşısında yaşadığı prestij kaybının da belirleyici olduğu not edilmelidir.  Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnci Kemalizmi toplum için gerçekçi bir seçenek olmaktan çıkarttı. Siyasal İslam ise bu zayıflamayı kendi adına değerlendirmeye çalıştı. 2016’da Erdoğan’ın yaşadığı sıkışmayı aşmak ve Başkanlık hayallerini gerçekleştirmek için yeniden ordu ile “”yerli, milli” bir koalisyon geliştirmesi aslında Siyasal İslam’ın da vadesinin dolması olarak okunabilir.

 

AKP’nin 2007 seçimlerinden oy oranını arttırarak çıkması, iktidar bloku içi çatışmada yeni bir seviyeye sıçranmasına yol açtı. O ana kadar temkinli davranan ve altta güreşen siyasal İslam, askeri darbe girişimini de boşa düşürünce mevzi savaşından siper savaşına sıçradı. (Akça,2011)   Burada da hukuk çok önemli bir organizasyon aracı olarak devreye sokuldu. “Yasallığın bastırılabilemez yeteneği” iktidar bloku içi çatışmalarda en önemli etken olarak ortaya çıktı. “Bugün siyasal bir rakibi saf dışı etmenin en etkili yolu çatışmayı hukuk alanına taşımaktır” (Poulantzas, 2004) Ergenekon davası ile başlayan süreç ardı ardına davalarla ordu başta olmak üzere birçok devlet organının yürüttüğü direnişin kırılmasında araç olarak kullanıldı. Hukukun kendisinin yeniden tanzimi ile hegemonyayı güçlendirmek için referandumlar devreye sokularak devlet içindeki direnç odaklarının kırılması için gereken yasal düzenlemeler yapıldı. Böylece HSYK gibi çok önemli bir kuruluş muhalefet odağı olmaktan çıkartılarak, yeni hegemonya projesine uygun bir biçimde yeniden yapılandırıldı. (Ertekin, 2011)  Gelinen son nokta birçok gözlemci tarafından 10 yıldır hükümet olan AKP’nin artık devlete bütünüyle hakim olduğu tespitleri yapılmaktadır. Güç dengelerindeki bu dönüşüm iktidar bloğunun yeni bir mimariye kavuşturulduğunun, çatışma potansiyeli tam olarak ortadan kalkmasa da hegemon fraksiyonun bir denge durumu yaratmayı başardığının işareti olarak okunabilir.

İktidar blokunun yeni şekillenmiş halinin kalıcı hale getirilebilmesi, istikrarsız dengeden istikrarlı dengeye geçiş ise yeni anayasanın hazırlanması ve oluşan yeni blok içi güç ilişkilerinin hukukileştirilmesi ile resmi ideolojinin yeni döneme uyarlanması ile mümkün olacaktır.

Faşizm Tartışmaları ve Otoriterleşme

AKP iktidarının özellikle 2011 seçimleri sonrasında başlattığı saldırı süreci topyekün bir otoriterleşme tartışması başlattı. Kimi kesimler anlatılmak isteneni kolayca anlattığı için “AKP faşizmi” söylemini tercih ettiler. Biz de 2012 yılı propagandamızda bu söylemi yaygın bir biçimde kullandık. Çünkü AKP gerçekten de Kürt halkı başta olmak üzere devrimcilere, muhalif unsurlara geliştirdiği saldırılarla topyekün bir hüruç hareketi başlatmıştı. Bir taraftan Başkanlık sistemi tartışmaları ile neredeyse tamamen Erdoğan kültü ekseninde devletin yeniden inşası iddiası, bir taraftan “dindar gençlik” istiyoruz diyerek topluma bir yaşam biçiminin dayatılmaya çalışıldığına dair işaretler, sınıf örgütlenmelerine yönelik çok yönlü saldırılar, medya tamamen zapturapt altına almak için geliştirilen yöntemler “faşizm” kavramının çağrıştırdıkları ile çok da uyumluydu.

Fakat şurası açıktır ki Marksizm’in faşizm üzerine ürettiği genel yaklaşımlar çerçevesinde AKP’yi tipik bir faşist parti çerçevesine sokmak da mümkün olmamaktaydı. Fakat bu bilimsel bilgi yaşanan durumu açıklamak için daha etkin bir kavram geliştirme zorunluluğunu da ortadan kaldırmamakta. AKP  iktidarının devlet içerisine nüfuz etmesi ile yoğun bir otoriterleşme ile karşı karşıya kalındığı ortadadır. Yani AKP’nin askeri vesayeti ortadan kaldırması Türkiye’yi demokratikleştirmediği gibi tam tersine AKP hegemonyasını güçlendirerek otoriter bir rejim inşa etmektedir. AKP demokrasi mücadelesi kisvesi altında aslında mutlak iktidarını sınırlama yeteneğine sahip odaklarla hesaplaşmaktadır. Makyavel’in düşündüğü gibi toplumsal demokrasi çatışma yeteneği olan toplumsal sınıfların birbirlerine tam olarak güç yetiremedikleri momentlerde daha belirgin olarak gözlenmektedir.

 

31 MAYIS 2013’TEN 1 KASIM 2015’E NASIL GELDİK?**

Gezi İsyanı, Erdoğan’ın 2011 seçimleri sonrasında adım adım inşa etmeye çalıştığı rejim değişimine sekte vuran bir moment yarattı. Aslında doğrudan böylesi bir hedefi olmayan kitle hareketi, kentin merkezinde kalan son yeşil alanı savunmak için ortalığa atıldığında aslında doğrudan Erdoğan’ı hedeflememişti, ancak Erdoğan’ın bilinen kibri sokağa çıkan hareketin hedefini parkı savunmanın ötesine taşımasına yol açtı.

Haziran’da Gezi’de ortaya çıkan enerji 21 Mart’ta açıkça kamuoyuna duyurulan müzakere sürecine çok şey borçluydu. Savaşın bitmesi şövenizmin devletçi etkisini zayıflattı. “Terör, terörizm” kavramının hegemonik etkisinin zayıflaması sokaklarda demokrasi mücadelesi yükseltilmesinin meşruiyetini arttırdı. Belki de en önemlisi de devletin özgüvenini aşırı arttırarak hata yapmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla devletin hiç beklemediği bir anda mücadelede daha önce ezilme yaşamamış ve Erdoğan’ın yeni rejim inşasından giderek daha fazla tedirgin olan kesimler büyük bir momentum yarattılar.

Gezi yaşanan tarihsel gelişmeler açısından yalnız değildi. Suriye’ye emperyalist müdahalenin yarattığı savaş koşulları Rojava Kürdistan’da PYD’nin kontrolünde bir demokratik ulus inşa sürecini mümkün kıldı. Kürt Özgürlük Hareketi, Abdullah Öcalan’ın 2000’li yıllarda geliştirdiği demokratik özerklik projesini hayata geçirecek somut bir alan bulmuştu. Devlet, ağırlığını Rojava’ya vermek isteyen Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu eğilimini onu tasfiye etmenin bir aracı haline dönüştürmeyi planlamıştı. Gerilla güçleri büyük oranda Rojava’yı korumak üzere bölgeye geçecek, Suriye’de egemenliğini kısa sürede kuracak İhvan hükümeti/cihatçı çetelere tarafından büyük oranda ihmal edileceklerdi. Böylece Erdoğan bir taşla iki kuş vuracak hem PKK’den kurtulacak hem de Suriye’de çok önemli bir derinlik kazanacaktı. Erdoğan’ın planlarını alt üst eden ise Esad’ın Rusya-İran-Hizbullah desteği ile direnmesi, ABD’nin ise özellikle Libya’da büyükelçisi İhvan’a yakın silahlı güçler tarafından öldürüldükten sonra Suriye üzerindeki ısrarından vazgeçmesi idi. Böylece Türk devleti tarafından hızla ezilmesi beklenen Rojava ayakta kaldı. Tüm dünya ilerici güçleri tarafından devrimci bir gelişme olarak selamlanır hale geldi.

Kürt Özgürlük hareketi müzakerinin başladığı ilk dönemde Gezi’yi tanımlamakta bir güçlük çekti, fakat sonrasında hızla Gezi’nin arkasındaki demokrasi dinamiğini fark etti. Hareket içinde sosyalistlerin etkinlik kazanması, olası faşist/ulusalcı önderliklerin inisiyatif alamaması Ukrayna’daki gibi reaksiyoner bir sokak hareketinin ortaya çıkmasına engel oldu. 17 Haziran sonrasında park boşalsa bile park forumları ile sokaklara çıkan kitle kendisini löse de olsa örgütleyecek damarlar yaratabildi.

İşte HDP aslında tam da bu iki kanadın, Rojava Devrimi ile Gezi İsyanı’nın bir tür ittifakı olarak doğdu ve gelişti. Cemaatin de Erdoğan’ın kendisini tasfiye hamlesini görerek ve dönemin uygun olduğunu düşünerek 17- 25 Aralık operasyonlarını devreye sokması devlet içerisindeki çatlağı büyüttü, Siyasal İslam’ın imajını tamir olmayacak bir biçimde bozdu. Aslında bu dönemde AKP’nin dengesi tamamen bozulmuşken çok daha güçlü biçimde yüklenerek hükümetin istifa etmesini sağlamak mümkün olabilirdi. Ancak hem Kürt Özgürlük Hareketi’nin Cemaat’in güç kaybetmesini öncelikli görmesi hem de Batı’daki güçlerin “cemaatin ve ABD’nin tezgahına geliriz” kaygısını abartmaları böylesi bir yüklenme olanağını ortadan kaldırdı. Kendi bakanları tarafından suçlu ilan edilecek duruma kadar gelen Erdoğan, karşısındaki muhalefetin alan bırakmasından sonra hızla toparlandı. Kendisini yerel seçimlere atmayı başardı.

Mart 2014 yerel seçimlerinde Büyükşehirlerden birisini AKP’den almak çok önemli bir hamle olacaktı, aynı zamanda sokak hareketinin kendisine olan güvenini arttıracak, kurumsallaşmasını mümkün kılacaktı.  HDP daha çok örgütsüzdü, park forumları içerisinde “partili siyasete bulaşmayalım, tabandan baskı kurma fonksiyonunu üstlenelim” eğilimi ağır basıyordu. HDP aslında özellikle İstanbul’da CHP üzerinde ciddi bir basınç oluşturarak ittifak olanaklarını zorladı. CHP ise tercihini MHP’den ve Sarıgül’den yana kullandı. Kılıçdaroğlu seçimleri Sarıgül’ü etkisiz hale getirmek ve devletin ihtiyaç duyduğu nefes lama olanağını yaratmak yönünde kullandı. Gezi ile oluşan atmosfer sandıkta kendi adaylarını çıkaramadı. Cemaatin ses kaydı manipülasyonları kitlelerde Erdoğan’ın bu kasetlerle düşürülebileceğine dair bir algı yarattı. Sonuç olarak ortaya çıkan tüm hırsızlıklara rağmen Erdoğan oylarını ve belediyelerini büyük oranda korudu.

Bu durum Batı’da kitle hareketine önemli irtifa kaybettirdi. 2014 yazında park forumları bir önceki yazın karikatürü haline dönüştü. Devletin sokak eylemlerini ezme konusunda geliştirdiği deneyim 2014 31 Mayıs’ında İstiklal’de sokak işkencesine dönüştü. Sokakların Batı’da inisiyatifi kaybettiği tarih bu anlamıyla 31 Mayıs 2014’tür.

Dolayısıyla iki büyük tarihsel sıçrama üzerine kurulan HDP’nin kanatlarından birisi oldukça zayıfladı. Batı’da kendi başına yol alma yeteneğini 2014 yazına gelindiğinde büyük oranda kaybetmişti. Bu aşamada Rojava’nın rüzgarı imdada yetişti. CHP-MHP ittifakının Ekmeleddin tercihi HDP için tarihi bir olanak yaratmıştı. Bu olanak Selahattin Demirtaş’ın eliyle tarihi bir fırsata dönüştürüldü. Rojava, Gezi’nin güç kaybeden ruhuna bir nefes üfledi. Demirtaş’ın popülaritesini başlarda Ekmeleddin’in zayıflaması için değerlendiren Erdoğan ise ortaya çıkan sonucun ardından özellikle Kürdistan’da kaybettiği oyların ardından “askerimiz polisimiz bundan sonra orada gerekeni yapacak” diyerek 1 Kasım’ın sinyalini oradan verdi.

Devlet Rojava’nın ayakta kalmasını bütün hesaplarını altüst ettiğini görünce Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan etkiyi boşa çıkarmak için IŞİD ile Kobani kuşatmasına girişti. Tüm çabalara rağmen Kobani’nin düşmesi için her türlü hamle yapılınca bu sefer 6-8 Ekim’de ortaya muazzam bir serhildan çıktı. Kürdistan başta olmak üzere birçok ilde Kürtler başta olmak üzere geniş kitleler sokaklara taştı, birçok semtte iç savaş eşiği aşıldı. Devletin serhildana, denetimi altındaki kitle güçlerini de silahlandırarak ve ortalığa salarak yanıt verdi. Ancak son kertede Kobani’ye koridor açmaya mecbur kaldı. Burada da ABD’nin basıncı da koridorun açılmasında önemli bir rol oynadı. ABD, IŞİD’e karşı sahada tek dengeleyici güç olan YPG’nin gereğinden fazla ezilmesine müsaade etmedi.

6-8 Ekim serhildanı devlet açısından esas olarak müzakerenin bitirilmesine karar verdiren olaydır. Devletin süreçten beklentisi Kürt Özgürlük Hareketi’ni çözmesi iken gerçekleşen tam tersi olmuştu. Barzani, özellikle Sinjar yenilgisi sonrasında Kürtler üzerindeki hegemonyasını büyük oranda kaybetmişti. YPG’nin uluslar arası anlamda kabul edilen bir güç haline gelmesi de devlet açısından bir kabus haline gelmişti. 10. 5 saat süren bir MGK toplantısında aslında 1 Kasım’da ortaya çıkan ittifakın temelleri atıldı. Devlet ortaya çıkan demokratikleşme basıncı karşısında bir süredir birbiriyle kavgalı olan fraksiyonlarını yan yana getirmek durumundaydı. Cemaatten boşalacak alan eski devlet artıkları tarafından doldurulacak, bu ganimet üzerinden yeni bir iktidar bloku inşa edilecekti.

Bunun önündeki son engel genel Seçimlerde HDP’nin tutumunun ne olacağının kesinleşmesi idi. HDP’nin seçimlere parti olarak girmesi ve seni başkan yaptırmayacağız söylemi Erdoğan açısından düğmeye basılmasını zorunlu kılan aşamaya gelindiğini gösteriyordu. 2015 Newroz’u öncesinde 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatı ile devlet ile KÖH arasında 90’lardan bu yana kesintilerle devam eden müzakereler zirve noktasına ulaşmışken araya girdi, gerillanın silahlı güçleri tamamen ülke dışına çıkarmayı taahhüt ettiği bir noktada masayı devirdi. Çünkü gerillanın silah bırakması HDP’nin kesin olarak barajı geçmesi anlamına gelecekti. HDP’nin büyümesinden rahatsız olan CHP ve MHP de bu yönde tutum aldılar.

Dolayısıyla Temmuz’da yeniden yükselen savaşın kim tarafından başlatıldığı açıktır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem Batı’da HDP eliyle demokratikleşme potansiyelini yaratması ve güç kaybeden Gezi ruhunu ayağa kaldırması, hem Rojava’da IŞİD’i giderek ezme noktasına gelmesi hem de Bakur’da AKP’yi bitirmesi hem özel olarak AKP hem de egemenlerin tüm kanatları açısından kabul edilemez bir nokta olarak görülüyordu. 7 Haziran 1 Kasım arasında yaşananlar ordu, IŞİD ve MHP dahil AKP merkezli devlet bloğunun karşısındaki dinamiği geriye süpürme hamlesidir. Erdoğan bu süreçte birçok kez kaybetmeye çok yaklaştı. 7 Haziran’da bu momentlerden belki de en önemlisidir. Fakat bu dönem yeterince iyi değerlendirilemedi. Rakibin en zayıf olduğu noktada tüm karşıt güçler bir noktaya yığılamadı. Erdoğan sendelediği her momentte karşısındaki güçlerin hatalarının yarattığı olanaklarla yeniden toparlanmayı bildi. Eski ittifaklarını kaybettiği her momentte gayet realist bir bakış açısıyla hiç beğenmezlik yapmadan her çevreyi yanında tutmayı becerdi. HDP ise 7 Haziran sonrası yaşananları Erdoğan’ın bir seçim manevrası olarak ve kaybetmeye mahkum olarak okudu. Reaksiyonun bir devlet reaksiyonu olduğunu bunun Erdoğan’a yeni bir takım oy rezervleri kazandıracağını öngöremedi. 7 Haziran’da tam anlamıyla oluşamayan tarikatlar koalisyonunun bu sefer kurulduğunu hissedemedi.

Erdoğan’ın bu yeni iktidar bloğunun başına ne işler açacağını göreceğiz. Suriye politikasında hatalarda ısrar etmenin faturasının ne olduğunu da göreceğiz. Fakat şurası açık ki son iki senede (2013-2015) ortaya çıkan demokratikleşme penceresinin daralmasının en önemli sebebi Batı’daki toplumsal dinamiklerin AKP’nin özellikle yoksullar üzerindeki hegemonyasını kıracak bir tarihsel örgütlenme hamlesi geliştirememiş olmalarıdır. Bu sürecin sonuçlarını dersleştirebilmek oldukça önemlidir.


 

[1] Kültürel hegemonya meselesini  oldukça önemseyen Durak, sermaye birikim sürecine meşruiyet sağlayan mekanizmaların ağırlık merkezinin hukuki-siyasal üstyapıdan ideolojik-kültürel üstyapıya doğru kaydığını düşünmektedir. Bu pozisyon genel olarak AKP hegemonyasına alt sınıfların eklemlenmesinde maddi tavizleri önemsiz gören bir bakış açısının etkisi ile oluşturulmaktadır. Fakat bütünüyle yanlış olduğu düşünülemez. Kültürün hegemonya inşasında bu kadar baskın bir rol oynamasında Türkiye’nin  yukarıdan modernleşmeci geleneğinin etkisi büyüktür.

* Yol, Yaz 2013, “AKP İktidarında Yeni Olan Nedir? Gerçek Nasıl İnşa Edilir? Poulantzas’la Dönüşüme Bakmak” yazısından bir bölüm, M. Sinan Mert

** Sosyalist Dayanışma Sayı:38, Aralık 2015, M. Sinan Mert

 

Share.

Leave A Reply